ÖFKEYLE SEVDİ
‘’Şairin söyleyişi ressamın deseni gibidir’’
Şiir silmekti karayazıyı ve yüzünü ışığa dönmekti onun için. Aydınlanmak ve aydınlatmaktı, umutsuzluk kayalarında açtırılan en çetrefilli zakkumdu.
Hayatın ve halkın içinde yaşadı ucundan tutarak, ilişik. En öfkeli mısraların, sevgiyle dolu satırların deli dolu şairiydi o. Can Yücel’di.
Öylesine güzel, bol sedalı bir akşamdan kalma haliyle sarılıveriyordu güne, yine en aydınlık en temiz yüzüyle. Sevdi kuşu, böceği, denizi, çayırı ve tüm insanları. Yedi bitiremedi gözleriyle ve yüreğiyle hayatı.
Anlattı derdini ti’ye alarak, o müthiş öfkesinin altından muhalifliğinin zapt edilemez okları fışkırdı ve yepyeni anlamlar çıktı altından her kazınışında mısralarının.
Dünya, omuzlarındaydı halkların, öyle söylüyordu, öyle inanıyordu. Nerde olsa bir ezicilik, diktalık, despotluk, salıverirdi hemen en keskin ve insancıl düşüncelerini dil, din, ırk gözetmeden.
Her gün aydığında ilk defa görmüş gibi dünyayı, sevecen bir şaşkınlık içinde öptü başına koydu doğayı, insanları. Kâh tepesi attı, attırıyorlardı bazen, tepetaklak ediverdi hepsini, sövdü en edepsizinden bir o kadar da şairane.
Öfkesi öfkeydi ve fakat delikanlı temizdi. Susmaya hiç gelemezdi, konuşmaktan da öteye geçerdi zaten. Tatlı sert şarap gibi yoğundu onun yüreğinin aroması. Bir de uslanmaz asi ruhuyla her vakit canı burnunda kıvrımlı keskin zekâsı buluşuverince insan sevgisini yücelten en isyankâr savunuculardan oluveriyordu can-ı gönülden.
Can oluyordu. Can Yücel oluyordu en kıvamından…
Dedesi Mevlanakapı müritlerinden telgraf nazırı Ali Rıza Bey, babası ise eski Milli Eğitim Bakanlarından ve Köy Enstitüleri’nin kurucusu Hasan Ali Yücel’di.
Babası çağın en modern ve ilerici düşüncelerine sahip açık tutumlu biri, dedesiyse değişimlere pek ayak uyduramayan, günden güne içine kapanan, tutuculuğun bir ucundan tutmaya başlayan bir insandı. Aile içindeki Avrupai değişime katlanamıyor, öfke patlamaları yaşanıyordu zaman zaman. İşte böyle bir çatışmanın içinde büyüyordu Can Yücel. Siyasetçi babasının sıklıkla evden uzağa gidişleri Can Yücel’i daha hırçın ve uslanmaz bir çocuk yapıyordu. Seviyordu babasını ve ondan uzak kalmaya dayanamıyordu. Boğaziçi İlkokuluna yatılı olarak gönderiliyordu Can Yücel, hem şiire hem de futbola başlıyordu o yıllarda. Tam alıştı alışacak derken yeni düzenine, babasının işlerinin Ankara’ya uzanmasıyla onlarda tutuyordu başkentin yolunu.
Atatürk Lisesine kaydoluyor ve yeni çevresine alışmaya çalışıyordu Can Yücel. Bakan çocuğu olmasına rağmen arkadaşları hep mahallesindeki halktan çocuklardı. Tüm vaktini onlarla geçiriyor, sıkılıyorum dediği protokol hayatından çocukça kaçamaklar yapıyordu. Lisenin ardından Latince ve Yunanca öğrenmeye koyuldu. Hocalarıyla sürtüşmeyi kendine farz sayıyor ve muhalif tavrını tüm öğrenim hayatı boyunca sürdürüyordu. Haşarılığı ve inceden inceye siyasete doğru meyillenmesi babasını rahatsız edecek ve doğruca Londra’ya yollanacaktı. Cambridge’de eğitime başlayan Yücel’in hocası Bertrand Russell olacaktı. Geçen zamana karşın bir türlü ısınamamıştı İngiltere’nin soğuk ve ıssız havasına. Halkın içinde yaşıyordu o, günlük hayatı seviyordu. Allem kullem ederek babasını razı edecek ve Paris’e takacaktı kancayı.
Paris’te kendini bulacak, sanat ortamının ve hareketli günlük yaşamın tadını çıkaracaktı. Zaman zaman parasız kalsa da ufak tefek işler tutarak keyfini korumayı becerecekti. Ancak Türkiye’den gelen haberler süratle tadını kaçırdı. Babası Hasan Ali Yücel’in kurduğu Köy Enstitüleri kapatılmış, iktidar el değiştirmişti. Siyasal çalkantılar içinde yıpranan babası Can Yücel’i geri çağırmıştı. Can Yücel keyifli öğrenci hayatını bırakarak geri dönmek zorunda kaldı.
Türkiye’ye döndükten sonra da şiirlerine devam etti. 1950 yılında babasının da yoğun ısrarı ve desteğiyle ilk kitabı yayımlandı. Ama o dönem itibariyle bir türlü satışa çıkarılamayacaktı. 3 yıl sonra Kore Savaşı patlak vermiş, Can Yücel ise askerliğini Kore’de ki Türk Tugayında çevirmenlik yaparak tamamlamıştı. Askerlik dönüşü Londra’ da aldı soluğu tekrar ve 1963’ e kadar BBC’de Türkçe yayınlar bölümünde spikerlik yaptı. Nazım Hikmet’in ölüm haberi orada okuduğu son haber oldu ve Türkiye’ye geri döndü. Bu sefer ki istikameti Marmaris’ti. Rehberlik ve turizm müdürlüğü yaptı. Yine muhalif duruşuna karşı koyamayacak ve yönetimle ters düşüp işinden olacaktı.
Tekrar İstanbul’a döndü. Bu dönemde politikayla daha yakın temaslar içine girdi. Hayatı boyunca yanlışlıklara, tersliklere, tabulara karşı durması başını da onca belaya sokacaktı. İki kez hapis cezasına çarptırılmıştı.
İlkinde mahkûm edildi ve Adana Cezaevine kondu. Hapislik günlerinde yine aynı tavrını ve kıvrak zekâsını muhafaza edecekti. Ziyaret günlerinde kendisine getirilen üzümlerden bir güzel şarap yapmış, uzun süre cezaevi yönetimine çaktırmadan tüm koğuşça demlenmişlerdi. Sonunda durum anlaşılacak ve Can Yücel üç gün üç gece üzerine tazyikli su sıkılarak hücre hapsine mahkûm edilecekti. Buna rağmen yinede mizahi gücünü kaybetmeyecek, o kadar şarabın üstüne iyi geldi diyecekti.
Affın çıkmasıyla özgürlüğüne kavuştu ve çok sevdiği Datça’nın yolunu tuttu. Öfkesi, kıvrak zekâsı, ince mizahı ve elden düşürmediği, yerli yerine oturan küfürleriyle şiirlerini döktürmeye devam etti. 1997’ de ikinci kez mahkûmiyeti onandı. Fakat Can Yücel bu sıralarda bademciklerini saran kanserle savaşmaktaydı, hapis, mahkûmiyet umurunda bile değildi onun. Aradan iki yıl geçti 1999 yılının 12 Ağustos günü çok sevdiği, mezarım oldun dediği Datça’sından yumdu gözlerini deli dolu yaşadığı hayata.
Başka türlü bir şey istediğini bangır bangır bağırdı en muhalif ve en sevgi dolu mısralarında. Ağaç, bulut, deniz, memleket, hava hep en güzel renklerde, en güzel tadlarda akıveriyordu sevgi dolu kalbinden deli bozuk kalemine.
Yüzüne eski terlik gibi bakanlara ne hınzır entariler giydirdi cümle-kelime ipliğinden dokunan. Terse ters, düze de ters gitti, tersten yaşayası vardı belki de hayatı. Düzünden yaşayıp ta ayakta uyuyanları ve uyutanları görünce.. Kafasını ütüleyen serçelere bile şiir hediye edecek kadar ince yürekli, forslu makam sahiplerine kafa tutacak kadar da mangaldı o yürek. Çok mangal da yakmıştı severdi demlenmeyi cenneti buldum dediği kutsal Datça’ sın da. Kekik kokuları karışırken çırçırların şamatasına düzü elinde, Güler yüzü gönlünde, yazdı ve yaşadı akarsu gibi. Onun gözleriydi asıl yeni dağılmış bir okul gibi cıvıl cıvıl.
Ege’nin maviliğini tuttu, eli deniz yazdı, gönlü dağ kadar büyük ve taze kekik kadar ferah zihni koşuşturdu hep bir derdin peşinden usulsüzce. Öfkesi hep güzelliğin, doğruluğun izinde, döşedi zihnin peteklerini en katıksız, en aydınlık balla.
Hazzın, özgürlüğün, yola gelmezliğin, muhalifliğin, coşkunun, arzuların, dili yarıp yarıp yeniden kurmanın, şiiri candan yüceltmenin şairiydi o, Can Yücel’di.
Aptallığa, haksızlığa kızıyordu. İnsanın olduğundan, olabileceği insana yol alması üzerine engeller koyan ne kadar unsur varsa, hepsine öfke duyuyordu.
Öfkesi sevgisinin üstüne sürdüğü bir merhemdi, sevinçlere gebe acılar şenlensin diye…
Yalın İnce
Can Yücel’den
Körü Körüne YaşamakBağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne. "O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki. Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o'nu sevdiğinden. Çok sevmezsen, çok acımazsın. Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem. Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini... Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin. Senin değillermiş gibi davranacaksın. Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın. Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin. İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları... Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak. "O benim" diyeceksin. Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin... Mesela gökkuşağı senin olacak. İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın. Mesela turuncuya, ya da pembeye. Ya da cennete ait olacaksın. Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat. İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
13 Ocak 2008 Pazar
Juan Rulfo - Karanlık Ruhun Efendisi
KARANLIK RUHUN EFENDİSİ
1870’ler, yer Meksika, sosyal ve toplumsal çalkantılar gittikçe çığırından çıkmakta, halk feodal düzenden kentsel yapıya ister istemez sürükleniyor.
Ülkenin başında Porfirio Diaz, bir diktatör, halk şeytani bir mülk şehvetiyle eziliyor, anayollar; ahlak, adalet ve güven tahrip edilmiş, ıssız ve sessiz sapa yollardan daha tekinsiz. Yan yollar revaçta ve güçleniyor yönetimin kentli dalkavukları, gayri meşru servet avcıları. Köylü hakir, fakir ve baskı altında feryat ediyor, can çekişiyor gün be gün. Acılar ve isyan tek dil haline dönüşüyor en alt tabakada, bu bir hareketin duygusal öncüllerine işaret, bir hareket, bir değişim yeşeriyor önce yanan kalpleri zapt edemeyen göğüslerinde halkın. Ve yolu kayıp birleşmek, bir olmak yolu açılıyor önlerinde Pancho Villa ve Emiliano Zapata önderliğinde. İç savaş denir buna, kimi zaman bölüp yutmaya yarar dış efendiler tarafından, kimi zamanda hesaplaşma, temizlik ve nihayetinde yenilik ve özgürlük anlamını taşır en insafsızından.
1910-1920 arası bu mücadele devam eder, ölene ve öldürülene bakmanın alemi yoktur artık, mücadelenin yüzü halka dönüktür, kanla kirlenen yüzler, ay ışığında yıkanır ve Diaz devrilir bu kavga sonucunda.
Ama bir kere çamur karışan su bir ömür bulanmaya mahkumdur artık, bir ele kan değince o el eskisi kadar masum değildir.
6 yıl sürer bu ihtilalin dinginliği, 1926-1929 arası Cristero isyanı patlak verir, köylüler yine ayaklanır ve fakat tarihin şaşmaz yelkovanının 1930’lu yılları işaret etmesiyle ekonominin keskin ve zehirli neşteri dünyaya yıllar yılı onulmayacak bir kesik atar ve dünya yaratılan ekonomik krizin içinde kavrulmaya başlar, Meksika köylüsü ise bu ateşin en hırçın ucuyla tutuşur, ne iş kalır yapılacak ne de beslenecek verimli toprak, ekin de yoktur mahsul de. Şimdi zaman gitmek zamanıdır, göçtür bunun adı, zorunlu gitmelere sürgün denir, bir ton yumuşatır Meksika’nın köylüsü bu sürgünü ve göç eder. Şehirler yeni acıların şıkırtılı parlak kapısı, her yeni kapı gibi, bir şeyler vaat eder, kapalı her kapı gibi. Köyler küf kokulu, unutulmayı ve atılmayı hak eden paslı oyuncaklar gibi geçmişin tozlu sayfalarında yanık bir fotoğraf kadar canlı kalır.
Ağustos’un ölümcül sıcağının, tozları seyahat ettiren keskin rüzgarla işbirliği yaptığı o günlerde çürük kokular yayılıyordu etrafa, terk edenlerin terk edemeyen ruhları kokuyordu, boş sokaklarda ölemeyen yarım bırakılmış ruhlar volta atıyor, bu zindandan kurtulacakları yağmurlu günü bekliyorlardı. Bu ruhlardan biri de ihtilal öncesinin güçlü toprak ağalarından biriydi. Bir sürü oğlu vardı, torunları ve bolca toprağı, gayri meşru yollardan kazandığı servetiyle övünüyor ve yönetimin kıyısından ayrılmıyordu. Ama yönetimler en kalleş arkadaştan daha kalleştiler, ilk satacakları en çok gülümsedikleriydi. Kırık aynada deli kahkahaları atan bir cani kadar korkunç olabilirlerdi, güvenip elini uzattığında bedenini ikiye bölebilirlerdi. Bu toprak ağasının 3 oğlu adaletsiz ve acımasız hesaplaşmalar içinde katledildi. 9 yaşında ki bir erkek çocuğu tüm ailesinin ve servetlerinin yıkılışını çıplak gözlerle seyrediyor, boğazına duran taşların ağırlığından ağlayamıyordu bile, vahşetin yırtıcı çığlıkları kulaklarını sağır etmiş, babasının ve iki amcasının öldürülmesini şahit olmuştu, bir daha o gözler asla ama asla eskisi gibi bakamayacaktı hayata. Hiçbir şey kırlarda, ince bir meltem eşliğinde koşmak kadar masum ve acısız olamayacaktı. Masumiyet bir isimdi sadece ve ölüm tek gerçekti artık.
Juan Rulfo 9 yaşında birden bire olgunlaşmak zorunda kalan çocuklardan biriydi, çocukluğun ılık rüzgarlar ve sıcak kahkahaları 9 yaşındayken terk etti onu, ertesi yıl da annesi kalp krizinden ölünce, o ana kadar en çok işittiği kelimenin ölüm olduğunu anlayacaktı Rulfo ve bir çocuk ruhu daha ölmek zorunda kalacaktı.
Rulfo’nun çocukluğu politik restleşmelerin sosyal dengesizlikler çukurları kazdığı,iç çatışmaların kanla kaydedildiği ahlaki değerlerin seyrekleştiği, onurun zımparalandığı acı ve ölüm dolu yıkım ve isyan yıllarında geçti. Tüm bunlara rağmen Juan reşit olur olmaz milli askeri akademisine girdi, belki her şeyden bilinçli bir kaçış yada tam tersi ateşin ve savaşın tam merkezinde olabilmek için yapılan bilinçli bir tercihti. Hangisi olursa olsun askeriyeye ancak 3 ay dayanabildi.
Tanrının hayatta kalmasına izin verdiği, devlet için çalışan üçüncü amcası, Juan Rulfo’ya Mexico City’de mülteci departmanında küçük bir iş buldu. Henüz 18 yaşında olan Juan bu iş sayesinde Meksika’nın dört bir yanını dolaştı. Siyasi ve askeri çatışmalarda kaybedeninin ne devletler ne de ordular olduğunu, tüm onulmaz yıkımlarla halkların kaybettiğini çıplak gözlerle ve en yakından görebilecekti böylece. Juan Rulfo, ölümle kol kola yürümek zorunda olanlardandı.
Tükenişlerin küflü kokularını hazin çığlıklarıyla yaran hayalet kargaları seyrederken, sessizlikten başka her sesin zihninin en ücra köşelerinde yankılandığı, gözlerinin karanlığa alıştığını anlıyordu, ince ışık çizgilerinin nahif yardımlarıyla evrenin dört bir yanının ölü ruhların gölgeleriyle kaplı olduğu hissediyor, ölümü hayatın son noktası olmaktan alıkoyup ve onu neredeyse bir başlangıç formuna hapsediyordu, imgeler dünyasında gezinen karanlık bir ruha efendilik etmeye çalışan bir ölümlüydü, yaşamında sadece 2 kitap yazarak kendisinden sonra Meksika topraklarında kasvet ve fırtınayı mürekkeple resmetmeye çalışan onca yazarı derinden etkileyen bir ölümsüzdü Juan Rulfo.
26 yaşındayken birkaç arkadaşıyla birlikte Pan adında bir sanat ve edebiyat dergisi çıkarmaya başlamıştı. Aradan 11 yıl geçmiş, bu dergide yayımlanan kısa hikayelerini yayımlanmış 2 kitabından biri olan Kızıl Ova’da bir araya getirmişti.
Kızgın Ova 17 öyküden oluşuyordu. Kırsal bölgelerdeki durağan ama bir o kadar da şiddetle bezenen çile hayatları, sosyal vurgunların ahlaki dönüştürmelerini, bu bölgelerde yaşayan insanların yokluklarını, umutlarını, acılarını, iç hesaplarını ve küçücük bir sevinç için göze aldıklarını anlatıyordu Rulfo. Bolca acı, vazgeçmişlik, tereddütler, isyanlar, aldatmalar, cinayetler, gayri meşru ilişkiler, kazançlar ve kayıplar… Hepsinin içinde hiçbir zaman eksik olmayan ölüm kokusu…Talpa’da ki Natalia ve Tanilo’nun dramı, aşk, şehvet, bağlılık ve umut. İç içe geçmiş onca karışık ve tehlikeli duygu çaresizlik kapanı içinde zamanı anlamsızlaştırıyor adeta.
Zaman eğilip bükülüyordu, cehennem sıcağından yapılmış çemberin yörüngesinden kaçamıyordu kimse, Rulfo kaçamayanların çığlık çığlığa ruhlarını bir su damlasının belirsiz yansımasında boğuyor, ölümü karanlıktan alıp başucuna koyuyordu.
Ilk ve son romanını kimselere göstermeyen, tamamlamayı tercih etmeyen veya tamamlayamayan bir yazardı Rulfo. Ölüm ve doğum gibi ilk ve son romanında yapayalnızdı.1953’de yayınlanan ilk kitabı Kızgın Ova’dan tam 13 yıl önce yayımlamadığı ve kimseye göstermediği ilk romanına başlamıştı Rulfo ama son romanı gibi onu da kimselere göstermeden yok etti.
Latin Amerika ve Meksika edebiyatına yeni bir boyut getiren yayınlanan ve bilinen ilk romanı Pedro Paramo bir yerel önderin fiziksel ve ahlaki çözülüşünü işledi.
Dönem yine Meksika devrimi ve Cristero ayaklanması dönemindeydi. Yıllarca babasını bilmemiş tanımamış Juan yıllar sonra ölüm döşeğindeki annesine verdiği sözü tutmak adına babasını bulmak için onun kasabasına döner ancak buldukları umduklarından tamamen farklıdır.
Juan Rulfo yıllarca bilinçaltında gizlediği, yaşamına ve hayal gücüne yön veren tüm acılarını sayfaları gelişigüzel mürekkebe bulamadan fışkırtmış beyaz kağıtlara. Hayatına, çocukluğuna mal olan, kararan ruhuna sebep ne kadar anısı varsa gerçekle düş arasında anlatmış. Pedro Paramo kaybettiklerinden toparlayabildiği bir bilinçaltı yolculuğu gibi. Kısa, karmaşık, kare kare, düzensiz ve düş gibi.
Yoğun ama karmaşık bir rüyayı tasvir etmeye çalışan bir büyücünün anlatısı gibi Pedro Paramo, ölümle yaşam, gerçekle düş iç içe belli belirsiz sınırlarla kenetlenmiş. Rulfo’nun bünyesinde kan yerine acı dolaşıyor, solgun yüzü batan güneşin kan kırmızı ışığında kararıyordu, hükmettiği yalnızlığının dört nala koştuğunu kimseler görmüyordu.
Juan Rulfo’nın yazdıklarına bakınca az ama öz kavramının gerçek karşılığı rahatlıkla bulunuyor. Az ama öz, yeni ve cesur yazım teknikleriyle Latin Amerika ve Meksikla edebiyatına yeni bir stil kazandırıyordu. Fuentes ve Marquez Rulfo’dan etkilendiklerini ve özellikle Pedro Paramao’yu şaheser olarak kabul ettiklerini açıklıkla ifade ederler.
Gabriel Garcia Marquez Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyük yokluklar içinde yazarken bir gece bir arkadaşı evine gelir ve ona bir kitap verir. Bu kitabı okuduğunda kendisinin sadece yazmaya çalışan biri olduğunu göreceğini de büyük bir ukalalıkla belirtir.
Marquez bu kitabı elinden bıraktığında iki kez ardı ardına okumuştur bile. Hayranlık ve şaşkınlık deniz ve güneş kadar saklanamazdır o an.
İç monolog, bilinç akışı, geriye sıçrama, bakış açısı kaydırma gibi teknikleri ilk defa Rulfo kullanır. Aslında bu teknikler günümüz sinema teknikleriyle de oldukça paralellik gösterir. Amerikan sinemasının özellikle zihin karıştırıcı ve algıyı sürekli değiştirerek yarattığı kargaşa ortamı Rulfo’da vardır. Zamanda sıçramalar, imgesel anlatımlar, mekan tasvirleri ve özellikle de kare kare anlatımlar. Her cümle, bir fotoğraf karesinin içinden fırlamış gibi. Juan Rulfo aynı zamanda bir fotoğrafçı. Ama fotoğraf çeken bir yazar değil, gerçek bir fotoğrafçı. Anlatımı fotoğrafçılığı ile bezenen bir hikayeci. ‘Juan Rulfo’nun Meksikası’ isimli fotoğraf albümü 1945-1955 yılları arasında çektiği 175 fotoğraftan oluşuyor. Bu fotoğraflara Erika Biletler, Victor Jiménez, Jorge Alberto Lozoya, Margo Glanz, Eduardo Rivera ve Carlos Fuentes gibi yazarların denemeleri de eşlik ediyor. ‘’Fotoğraf çekmek, ölümlülüğü yaşamış olmak demektir.’’ Tam da Juan Rulfo’nun katmerli acılarının ve geçirdiklerinin bir yüzünün kağıda bir yüzünün de vizöre düşmesi gibi.
Sinemayı ikiye parçalayıp bu sanattan lezzet alanların keyiflerini bir üste çıkarıyor Rulfo’nun yazdıkları ve çektikleri. Hiç kavuşamayan klasik, romantik bir çift gibi.
Ayrılık birliktelikten daha keskin ve çekici.
Rulfo ölümle içli dışlıdır. Onunla şakalaşır, onu okşar, onunla yatar, onunla kalkar, ölüm onun oyuncaklarından biridir diğerleri ise zaman ve mekan, onlarla alabildiğine oynar ve oyunlardan notlar alır ve her şeyi gerçekle düş arasında sağladığı sınırları bilinmeyen yerde saklar. Az konuşan çok susan, bir fotoğraf enstantanesinin içinde duran siyah beyaz bir siluet gibi…
Paylaşmaktan uzak durur ve arınmaya çalışır. Yazdıklarına son halini verebilmek için defalarca onlarla baştan çalışır.
1960’larda ikinci romanı La Cordillera’yo yazmaya başlar, heyecanla beklenen bu çalışmayı tamamlayamaz yada tamamlamaz. Hiçbir bölümünü kimseye göstermeden La Cordillera’yı oracıkta öldürür. Bu ölümün içinden gelen Rulfo’nun ikinci cinayetidir.
İlk ve son romanı gün ışığı görmeden yine yaratıcıları Rulfo’nun ellerinde can verirler. Ona yatağını veren kadın; mürekkep ve kağıdın sıcaklığını alarak kaçar. Sigarayı elden düşürmekten kalemi elden düşürmek kadar korkanlar vardır, Juan Rulfo’da onlardan biridir, 68 yaşında ölümüne akciğerleri sebeptir.
YALIN İNCE
1870’ler, yer Meksika, sosyal ve toplumsal çalkantılar gittikçe çığırından çıkmakta, halk feodal düzenden kentsel yapıya ister istemez sürükleniyor.
Ülkenin başında Porfirio Diaz, bir diktatör, halk şeytani bir mülk şehvetiyle eziliyor, anayollar; ahlak, adalet ve güven tahrip edilmiş, ıssız ve sessiz sapa yollardan daha tekinsiz. Yan yollar revaçta ve güçleniyor yönetimin kentli dalkavukları, gayri meşru servet avcıları. Köylü hakir, fakir ve baskı altında feryat ediyor, can çekişiyor gün be gün. Acılar ve isyan tek dil haline dönüşüyor en alt tabakada, bu bir hareketin duygusal öncüllerine işaret, bir hareket, bir değişim yeşeriyor önce yanan kalpleri zapt edemeyen göğüslerinde halkın. Ve yolu kayıp birleşmek, bir olmak yolu açılıyor önlerinde Pancho Villa ve Emiliano Zapata önderliğinde. İç savaş denir buna, kimi zaman bölüp yutmaya yarar dış efendiler tarafından, kimi zamanda hesaplaşma, temizlik ve nihayetinde yenilik ve özgürlük anlamını taşır en insafsızından.
1910-1920 arası bu mücadele devam eder, ölene ve öldürülene bakmanın alemi yoktur artık, mücadelenin yüzü halka dönüktür, kanla kirlenen yüzler, ay ışığında yıkanır ve Diaz devrilir bu kavga sonucunda.
Ama bir kere çamur karışan su bir ömür bulanmaya mahkumdur artık, bir ele kan değince o el eskisi kadar masum değildir.
6 yıl sürer bu ihtilalin dinginliği, 1926-1929 arası Cristero isyanı patlak verir, köylüler yine ayaklanır ve fakat tarihin şaşmaz yelkovanının 1930’lu yılları işaret etmesiyle ekonominin keskin ve zehirli neşteri dünyaya yıllar yılı onulmayacak bir kesik atar ve dünya yaratılan ekonomik krizin içinde kavrulmaya başlar, Meksika köylüsü ise bu ateşin en hırçın ucuyla tutuşur, ne iş kalır yapılacak ne de beslenecek verimli toprak, ekin de yoktur mahsul de. Şimdi zaman gitmek zamanıdır, göçtür bunun adı, zorunlu gitmelere sürgün denir, bir ton yumuşatır Meksika’nın köylüsü bu sürgünü ve göç eder. Şehirler yeni acıların şıkırtılı parlak kapısı, her yeni kapı gibi, bir şeyler vaat eder, kapalı her kapı gibi. Köyler küf kokulu, unutulmayı ve atılmayı hak eden paslı oyuncaklar gibi geçmişin tozlu sayfalarında yanık bir fotoğraf kadar canlı kalır.
Ağustos’un ölümcül sıcağının, tozları seyahat ettiren keskin rüzgarla işbirliği yaptığı o günlerde çürük kokular yayılıyordu etrafa, terk edenlerin terk edemeyen ruhları kokuyordu, boş sokaklarda ölemeyen yarım bırakılmış ruhlar volta atıyor, bu zindandan kurtulacakları yağmurlu günü bekliyorlardı. Bu ruhlardan biri de ihtilal öncesinin güçlü toprak ağalarından biriydi. Bir sürü oğlu vardı, torunları ve bolca toprağı, gayri meşru yollardan kazandığı servetiyle övünüyor ve yönetimin kıyısından ayrılmıyordu. Ama yönetimler en kalleş arkadaştan daha kalleştiler, ilk satacakları en çok gülümsedikleriydi. Kırık aynada deli kahkahaları atan bir cani kadar korkunç olabilirlerdi, güvenip elini uzattığında bedenini ikiye bölebilirlerdi. Bu toprak ağasının 3 oğlu adaletsiz ve acımasız hesaplaşmalar içinde katledildi. 9 yaşında ki bir erkek çocuğu tüm ailesinin ve servetlerinin yıkılışını çıplak gözlerle seyrediyor, boğazına duran taşların ağırlığından ağlayamıyordu bile, vahşetin yırtıcı çığlıkları kulaklarını sağır etmiş, babasının ve iki amcasının öldürülmesini şahit olmuştu, bir daha o gözler asla ama asla eskisi gibi bakamayacaktı hayata. Hiçbir şey kırlarda, ince bir meltem eşliğinde koşmak kadar masum ve acısız olamayacaktı. Masumiyet bir isimdi sadece ve ölüm tek gerçekti artık.
Juan Rulfo 9 yaşında birden bire olgunlaşmak zorunda kalan çocuklardan biriydi, çocukluğun ılık rüzgarlar ve sıcak kahkahaları 9 yaşındayken terk etti onu, ertesi yıl da annesi kalp krizinden ölünce, o ana kadar en çok işittiği kelimenin ölüm olduğunu anlayacaktı Rulfo ve bir çocuk ruhu daha ölmek zorunda kalacaktı.
Rulfo’nun çocukluğu politik restleşmelerin sosyal dengesizlikler çukurları kazdığı,iç çatışmaların kanla kaydedildiği ahlaki değerlerin seyrekleştiği, onurun zımparalandığı acı ve ölüm dolu yıkım ve isyan yıllarında geçti. Tüm bunlara rağmen Juan reşit olur olmaz milli askeri akademisine girdi, belki her şeyden bilinçli bir kaçış yada tam tersi ateşin ve savaşın tam merkezinde olabilmek için yapılan bilinçli bir tercihti. Hangisi olursa olsun askeriyeye ancak 3 ay dayanabildi.
Tanrının hayatta kalmasına izin verdiği, devlet için çalışan üçüncü amcası, Juan Rulfo’ya Mexico City’de mülteci departmanında küçük bir iş buldu. Henüz 18 yaşında olan Juan bu iş sayesinde Meksika’nın dört bir yanını dolaştı. Siyasi ve askeri çatışmalarda kaybedeninin ne devletler ne de ordular olduğunu, tüm onulmaz yıkımlarla halkların kaybettiğini çıplak gözlerle ve en yakından görebilecekti böylece. Juan Rulfo, ölümle kol kola yürümek zorunda olanlardandı.
Tükenişlerin küflü kokularını hazin çığlıklarıyla yaran hayalet kargaları seyrederken, sessizlikten başka her sesin zihninin en ücra köşelerinde yankılandığı, gözlerinin karanlığa alıştığını anlıyordu, ince ışık çizgilerinin nahif yardımlarıyla evrenin dört bir yanının ölü ruhların gölgeleriyle kaplı olduğu hissediyor, ölümü hayatın son noktası olmaktan alıkoyup ve onu neredeyse bir başlangıç formuna hapsediyordu, imgeler dünyasında gezinen karanlık bir ruha efendilik etmeye çalışan bir ölümlüydü, yaşamında sadece 2 kitap yazarak kendisinden sonra Meksika topraklarında kasvet ve fırtınayı mürekkeple resmetmeye çalışan onca yazarı derinden etkileyen bir ölümsüzdü Juan Rulfo.
26 yaşındayken birkaç arkadaşıyla birlikte Pan adında bir sanat ve edebiyat dergisi çıkarmaya başlamıştı. Aradan 11 yıl geçmiş, bu dergide yayımlanan kısa hikayelerini yayımlanmış 2 kitabından biri olan Kızıl Ova’da bir araya getirmişti.
Kızgın Ova 17 öyküden oluşuyordu. Kırsal bölgelerdeki durağan ama bir o kadar da şiddetle bezenen çile hayatları, sosyal vurgunların ahlaki dönüştürmelerini, bu bölgelerde yaşayan insanların yokluklarını, umutlarını, acılarını, iç hesaplarını ve küçücük bir sevinç için göze aldıklarını anlatıyordu Rulfo. Bolca acı, vazgeçmişlik, tereddütler, isyanlar, aldatmalar, cinayetler, gayri meşru ilişkiler, kazançlar ve kayıplar… Hepsinin içinde hiçbir zaman eksik olmayan ölüm kokusu…Talpa’da ki Natalia ve Tanilo’nun dramı, aşk, şehvet, bağlılık ve umut. İç içe geçmiş onca karışık ve tehlikeli duygu çaresizlik kapanı içinde zamanı anlamsızlaştırıyor adeta.
Zaman eğilip bükülüyordu, cehennem sıcağından yapılmış çemberin yörüngesinden kaçamıyordu kimse, Rulfo kaçamayanların çığlık çığlığa ruhlarını bir su damlasının belirsiz yansımasında boğuyor, ölümü karanlıktan alıp başucuna koyuyordu.
Ilk ve son romanını kimselere göstermeyen, tamamlamayı tercih etmeyen veya tamamlayamayan bir yazardı Rulfo. Ölüm ve doğum gibi ilk ve son romanında yapayalnızdı.1953’de yayınlanan ilk kitabı Kızgın Ova’dan tam 13 yıl önce yayımlamadığı ve kimseye göstermediği ilk romanına başlamıştı Rulfo ama son romanı gibi onu da kimselere göstermeden yok etti.
Latin Amerika ve Meksika edebiyatına yeni bir boyut getiren yayınlanan ve bilinen ilk romanı Pedro Paramo bir yerel önderin fiziksel ve ahlaki çözülüşünü işledi.
Dönem yine Meksika devrimi ve Cristero ayaklanması dönemindeydi. Yıllarca babasını bilmemiş tanımamış Juan yıllar sonra ölüm döşeğindeki annesine verdiği sözü tutmak adına babasını bulmak için onun kasabasına döner ancak buldukları umduklarından tamamen farklıdır.
Juan Rulfo yıllarca bilinçaltında gizlediği, yaşamına ve hayal gücüne yön veren tüm acılarını sayfaları gelişigüzel mürekkebe bulamadan fışkırtmış beyaz kağıtlara. Hayatına, çocukluğuna mal olan, kararan ruhuna sebep ne kadar anısı varsa gerçekle düş arasında anlatmış. Pedro Paramo kaybettiklerinden toparlayabildiği bir bilinçaltı yolculuğu gibi. Kısa, karmaşık, kare kare, düzensiz ve düş gibi.
Yoğun ama karmaşık bir rüyayı tasvir etmeye çalışan bir büyücünün anlatısı gibi Pedro Paramo, ölümle yaşam, gerçekle düş iç içe belli belirsiz sınırlarla kenetlenmiş. Rulfo’nun bünyesinde kan yerine acı dolaşıyor, solgun yüzü batan güneşin kan kırmızı ışığında kararıyordu, hükmettiği yalnızlığının dört nala koştuğunu kimseler görmüyordu.
Juan Rulfo’nın yazdıklarına bakınca az ama öz kavramının gerçek karşılığı rahatlıkla bulunuyor. Az ama öz, yeni ve cesur yazım teknikleriyle Latin Amerika ve Meksikla edebiyatına yeni bir stil kazandırıyordu. Fuentes ve Marquez Rulfo’dan etkilendiklerini ve özellikle Pedro Paramao’yu şaheser olarak kabul ettiklerini açıklıkla ifade ederler.
Gabriel Garcia Marquez Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyük yokluklar içinde yazarken bir gece bir arkadaşı evine gelir ve ona bir kitap verir. Bu kitabı okuduğunda kendisinin sadece yazmaya çalışan biri olduğunu göreceğini de büyük bir ukalalıkla belirtir.
Marquez bu kitabı elinden bıraktığında iki kez ardı ardına okumuştur bile. Hayranlık ve şaşkınlık deniz ve güneş kadar saklanamazdır o an.
İç monolog, bilinç akışı, geriye sıçrama, bakış açısı kaydırma gibi teknikleri ilk defa Rulfo kullanır. Aslında bu teknikler günümüz sinema teknikleriyle de oldukça paralellik gösterir. Amerikan sinemasının özellikle zihin karıştırıcı ve algıyı sürekli değiştirerek yarattığı kargaşa ortamı Rulfo’da vardır. Zamanda sıçramalar, imgesel anlatımlar, mekan tasvirleri ve özellikle de kare kare anlatımlar. Her cümle, bir fotoğraf karesinin içinden fırlamış gibi. Juan Rulfo aynı zamanda bir fotoğrafçı. Ama fotoğraf çeken bir yazar değil, gerçek bir fotoğrafçı. Anlatımı fotoğrafçılığı ile bezenen bir hikayeci. ‘Juan Rulfo’nun Meksikası’ isimli fotoğraf albümü 1945-1955 yılları arasında çektiği 175 fotoğraftan oluşuyor. Bu fotoğraflara Erika Biletler, Victor Jiménez, Jorge Alberto Lozoya, Margo Glanz, Eduardo Rivera ve Carlos Fuentes gibi yazarların denemeleri de eşlik ediyor. ‘’Fotoğraf çekmek, ölümlülüğü yaşamış olmak demektir.’’ Tam da Juan Rulfo’nun katmerli acılarının ve geçirdiklerinin bir yüzünün kağıda bir yüzünün de vizöre düşmesi gibi.
Sinemayı ikiye parçalayıp bu sanattan lezzet alanların keyiflerini bir üste çıkarıyor Rulfo’nun yazdıkları ve çektikleri. Hiç kavuşamayan klasik, romantik bir çift gibi.
Ayrılık birliktelikten daha keskin ve çekici.
Rulfo ölümle içli dışlıdır. Onunla şakalaşır, onu okşar, onunla yatar, onunla kalkar, ölüm onun oyuncaklarından biridir diğerleri ise zaman ve mekan, onlarla alabildiğine oynar ve oyunlardan notlar alır ve her şeyi gerçekle düş arasında sağladığı sınırları bilinmeyen yerde saklar. Az konuşan çok susan, bir fotoğraf enstantanesinin içinde duran siyah beyaz bir siluet gibi…
Paylaşmaktan uzak durur ve arınmaya çalışır. Yazdıklarına son halini verebilmek için defalarca onlarla baştan çalışır.
1960’larda ikinci romanı La Cordillera’yo yazmaya başlar, heyecanla beklenen bu çalışmayı tamamlayamaz yada tamamlamaz. Hiçbir bölümünü kimseye göstermeden La Cordillera’yı oracıkta öldürür. Bu ölümün içinden gelen Rulfo’nun ikinci cinayetidir.
İlk ve son romanı gün ışığı görmeden yine yaratıcıları Rulfo’nun ellerinde can verirler. Ona yatağını veren kadın; mürekkep ve kağıdın sıcaklığını alarak kaçar. Sigarayı elden düşürmekten kalemi elden düşürmek kadar korkanlar vardır, Juan Rulfo’da onlardan biridir, 68 yaşında ölümüne akciğerleri sebeptir.
YALIN İNCE
Jorge Semprun - Yağmur Dindi, Aşk Gitti
REVİR VE AŞK
Türkiye’de Cumhuriyet’in ilan edildiği yılın Aralık ayında başka bir Akdeniz ülkesi İspanya’da yeni kuşak bir ‘İspanyol Kızılı’ dünyaya geliyordu. 10 Aralık 1923’te İspanyol Kızılları diye anılan bir ailenin yeni üyesiydi Jorge Semprun. Madrid’te ailesiyle birlikte 4 yıl dayanabildiler, İspanya Savaşı’ndan kaçıp Fransa’ya iltica ettiler.
Aile boyu kızıl oldukları için üstlerindeki baskı ve gözetleme hiçbir zaman eksik olmadı, Semprun bu rahatsız ortam içinde tedirgin bir çocukluk dönemi geçirecekti.
Ailesinin politik yönünden uzak yetişmeyen Semprun, felsefe eğitimini tamamladıktan sonra 18 yaşında Fransız Komünist Parti’sine üye oldu. Ama bir yıl sonra Gestapo tarafından tutuklanarak Buchenwald toplama kampına konacaktı. Daha yirmili haneleri görmeden siyasi suçlu pozisyonuna düşmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın ve işkencelerin gölgesinde yaşamak zorundaydı artık.
Yaşayan hiçbir canlının hak etmediği şartlara tabii tutuluyordu, diğer tutsaklar gibi. Çok az besin ve zalimce çalışma. Sabah dağıtılan tayınının hepsini bir kerede bitirmemek için zor tutuyordu kendini. Bu, 14 saat boyunca boş mideyle çalışmak demekti. Dağıtılan o kadar azdı ki hepsini yese bile doyamayacaktı. Günlerin açlığı bedenini çoktan kuşatmış, zulmün eritmeye koyulduğu ruhu yara almıştı. Ama yine de gelecek fikriyle o anlık açlığını unutmaya, bastırmaya çalışıyordu.
Bu karanlık mağaranın ışığı, uçsuz bucaksız okyanusun hiç sönmeyen feneri edebiyat oluyordu. Sanattan, yazından çok öteydi edebiyat onun için özellikle de şiir.
Kampın ortak helasına ilk kez adımını atarken Rimbaud’nun bir metnini düşünmüş, kendi içinden, yüksek sesle, ezbere okumuştu; ‘’Bethsaida, beş dehlizin boşaldığı havuz, bir sıkıntı noktasıydı. Sanki uğursuz bir çamaşırhane, yağmurdan hep bunalmış ve siyah…’’ ‘’İç basamaklarda hareket eden dilenciler…Kesilmiş kol ve bacaklarına sardıkları beyaz yada mavi kumaşlar. Ey askeri çamaşırlık, ey hamam…’’
Edebiyat bir uğraş, meşgale değil, bir zorunluluktu.
Edebiyat onun için bir hayatta kalma yöntemiydi.
Buz gibi sularda, kumlu sabunla, tüm gece diğer mahkumlarla sıkış tepiş yatmanın pis kokularını bedeninden kazımak için tüm derisini kızarana dek ovarken Rimbaud’nun ‘’Yazın sabahın dördünde / aşk uykusu sürer hala…’’ dizeleriyle bilincini uyuşturuyordu. Uyuşturuyordu ki içinde bulunduğu durumun vahşetinde akıl sağlığını koruyabilsin, delirmiş gibi davranarak aklına mukayyet olabilsin. Sevdiği şiirleri söylüyordu tüm mahkumların bir arada yıkandığı ortak duşlarda.
Kamp günlerinde anadili İspanyolca Semprun’un yasadışı yaşamının dili olacaktı. Aklında kalabilmesi, hatırlayabilmek için rakamları, telefon numaralarını, yıl dönümü tarihlerini birer tekerleme gibi zihninde döndürüp duruyordu. İnsanın anadilini unutmaktan korkması… Ne garip bir ruh halidir, ne olasılık dışı bir korkudur… Öylesine bir kampta tutsaktı ki önceki iki cümle gerçekliğini öylesine kaybediyordu. Semprun için bunlar basit, alışılagelmiş kaygılar oluyordu.
İspanyolcayla ilişkisini, zihninin perde arkasında, derin, karanlık ve sıcak yüzeyinde yaşayan canlı şiir ayakta tutmuştu.
Weimar-Buchenwald kampı 1937 yılında kurulduğunda Nazi şefleri bir ‘’yeniden eğitim kampı’’ modeli fikrindeydiler. Tutsak anti-faşist militan ve kadroların dönüştürülmesi amacıyla kamp kütüphanesine bir takım Nazi kitapları konmuştu. Semprun’da bu kütüphanenin müdavimlerindendi. Faulkner’i seviyordu, Adolf Hitler’in Kavgam kitabını her görüşünde buna dayanmak zorunda kalıyordu. Zaten kısa süre içinde eğitim kampı diye yutturdukları nane zorunlu çalışma ve imha kampına dönüşecekti. SS’lerin keyfi sertliklerinin dehşeti içinde yaşamın adaletini sorguluyor, her şeye rağmen hayatta kalmayı düşünüp dayanma yolları arıyordu. Gerçek değişmiyor, omuzda taşındığında kemik çatısını bozacak ağırlıktaki taşların altında, koşar adım kölelik etmek zorunda kalıyor, aç köpekler ayak bileklerini ısırırken Nazilerin kalleş yumruklarını midesine yiyerek hayatta kalmaya çalışıyordu.
Nazi şefler kanalizasyon çukurlarıyla ölüm barakaları arasına dizdikleri mahkumlar boyunca yürüyor, yarı çıplak bedenleri, kalçaları, kıçları, cinsel organları seyrediyorlardı. Bu aşağılık merasime katlanmak zorundaydı Semprun, insanlıktan çıkmadan, aklına mukayyet olarak…
Kampa katılan iri kıyım bir Rus çalışma saatlerinde Semprun’la eşleştirilmişti. Ağır yükleri Semprun’un yerine yükleniyor, SS’lerin boşluklarından yararlanarak Semprun’un bedeninin kaldıramayacağı işleri bu yoldaş Rus yapıyordu. Karşılık beklemiyor sadece içinden geldiğince Semprun’u kollamaya çalışıyordu. İnsan doğasına içkin olan, iyilik yapma yönündeki temel özgürlüğe örnek teşkil ediyordu.
Semprun, SS subaylarından birinin karısı hakkında sarsıcı bir hikaye duyduğunda uzun zaman kendine gelememişti. Hikayeye göre kadın, yakışıklı mahkumları seçiyor, önce yatağında soyuyor, onlardan zevk alıyor ve varsa dövmelerini inceliyordu. Mahkum infaz edildiğinde ise derisini uygun biçimde işletip abajur yapmak için alıyordu.
Ve bunun gibi onlarca sapkınlığın savaşla çığırından çıktığı, insanlık kelimesinin dışkıdan daha az itibar gördüğü bir yerdeydi Semprun. Buradan sonra cehenneme gidilse rahat edilebilirdi belki de.
Herkes, her şey sessizdi…ve Semprun diyecekti ki ;
‘’Önemli olan Tanrı’nın sessizliği değil, insanların sessizliği, mutlak kötülük karşısındaki sessizliği…’’
Yaşadığı tüm bu zulmün üstüne, Semprun, Gestapo tarafından soruşturulmaya başlandı. Kısa süre önce soruşturulan ve ardından infaz edilenler olmuştu. Bunlardan biri Semprun’un eski şeflerinden biriydi. Semprun için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Üyesi olduğu parti Semprun’un durumuna endişeleniyor, onu kaybetmeyi göze alamıyordu.
SS’lere karşı bir oyun oynamaya karar verdiler. Ölmek üzere olan biri bulunacak akabinde Semprun revire sevkini çıkartacak ve bulunanla yer değişecekti. Bu fikir Semprun’u içten içe rahatsız ediyordu ama ufukta başka seçme şansı gözükmemekteydi. Buldukları kişi genç Parisli bir öğrenciydi, üstelik ölmek üzereydi.
Gece olmuştu, bir yolunu bulup revire sevki aldı. Giysilerini vestiyerin üzerine bırakıp revire geçti. Kasıklarını neredeyse örten sert bir kumaştan dikilmiş, dar bir gömlek giydirilmişti. Yerini alacağı Fransız gencin yanına doğru ilerliyordu. Onun adıyla yaşayacak, onunla ölecekti. İsimleri değiş tokuş etmek, hayatları değiş tokuş etmek demekti. Yerini alacağı gencin yanına uzanırken onun yüzünü görmek istiyordu, bir ölünün yüzünü görmek, yerine geçeceği ölünün yüzünü görmek, ölümüyle yaşayabileceği ölünün yüzünü görmek…
Revirde yer kazanabilmek için tutsaklar yataklara birinin başı diğerinin ayağına denk gelecek ters bir şekilde yatırılıyordu. Semprun, genç Fransız’la aynı yönde yatıyor, ölümün ve yaşamın işaretlerini onun yüzünde görebiliyordu. Yaşamın ötesine çoktan geçmiş gibi duran bu genç adamın çıplak yatan deri kaplı iskeleti, kurumuş bacakları, çürümüş adaleleri leş gibi kokuyordu. Gövdesini yavaşça kendine doğru çevirirken gerçek denen şeyin ne denli rezilce olduğuna inanamıyordu.
Ruhu bu genç adamı çoktan terk etmiş, geriye kalanlar onunla ilgili bir gerçeklik taşımıyordu. Bu terk edilmiş zavallı kısa süre içerisinde krematoryum fırınında yanacak, sabun olacaktı. Ölümün kayıp adımlarının dolandığı o revirde, inlemeler, hırıltılar ve solgun, umutsuzluk ve korku dolu çığlıklar kanserli duvarlara toslayıp birer birer eriyordu. Semprun’un etrafında leşlerden, cesetlerden, ölümün, onursuzca öldürmenin pis kokusundan, sabuna dönüşecek etten başka bir şey yoktu.
Filmi burada makaslıyoruz ve 2 yıl ileri alıyoruz, gerçekleri konuşur ve yazarken yaşamın sadece ölümden, kandan ve vahşetten oluşmadığını unutmamak için…
Semprun Buchenwald’tan ayrılıyordu, özgürlüğüne tekrar kavuşuyor ve Paris’in yolunu tutuyordu. Her şeyden öte bir de aşk vardı. 1945’te Paris’e geri döndüğünde eskiden kalan bir arzu zihnini ve kasıklarını titretti. Kampta geçirdiği tutsaklık günlerinde erkek gibi hissedebilmesini sağlayan, aç ve yorgun, buz gibi suların altında bedeninin hayaliyle seviştiği kadını yağmurlu bir Pazar akşamüstü şehrin meydanında elinde sandaletleri, yalınayak ve sırılsıklam olmuş gömleğinin tenine yapışmış haliyle görüyordu.
Kadında onu görmüş ve bir anda kollarına sığınmıştı.
Hiçbir söz söylenmedi, hiçbir ses çıkmadı.
Islaklık, sıcak vücuduyla buluştuğunda gözlerini kapatmış, tüm yaşayamadığı arzularının acı muhasebesini yapmıştı. Ama yinede yazlık giysilerinin içinde hayal meyal seçilen diri ve körpe bedenini arzuladığını, onunla dakikalarca, saatlerce, günlerce, yemek yemeden, uyumadan, konuşmadan sevişmek istediğini söyleyememişti.
Yağmur dindi ve o kadın gitti.
Bir daha onu görmedi.
Ona benzeyen genç bir kadınla evlendi.
Daha sonra militanlık yılları tekrar başladı.
1957-1962 yılları arasında İspanyol Komünist Partisi’nde yer aldı. Federico Sanchez takma adıyla Franco karşıtı yer altı faaliyetler düzenledi. 1964’ta partiyle fikir ayrılığına düştü ve ayrıldı. 7 yıl UNESCO’da çevirmenlik yaptı. 1988 yılında İspanyol hükümeti tarafından kültür bakanlığına seçildi ve 3 yıl bu görevi yaptı. Fransa’da Goncourt Akademisi’ne seçildi.
İşkenceler bitmiş, mücadelesi devam ediyordu. Ediyordu ama o yağmurlu Paris akşamüstü söyleyemediği sözleri unutamayacaktı.
Yağmur dindi ve aşk gitti…
YALIN İNCE
Türkiye’de Cumhuriyet’in ilan edildiği yılın Aralık ayında başka bir Akdeniz ülkesi İspanya’da yeni kuşak bir ‘İspanyol Kızılı’ dünyaya geliyordu. 10 Aralık 1923’te İspanyol Kızılları diye anılan bir ailenin yeni üyesiydi Jorge Semprun. Madrid’te ailesiyle birlikte 4 yıl dayanabildiler, İspanya Savaşı’ndan kaçıp Fransa’ya iltica ettiler.
Aile boyu kızıl oldukları için üstlerindeki baskı ve gözetleme hiçbir zaman eksik olmadı, Semprun bu rahatsız ortam içinde tedirgin bir çocukluk dönemi geçirecekti.
Ailesinin politik yönünden uzak yetişmeyen Semprun, felsefe eğitimini tamamladıktan sonra 18 yaşında Fransız Komünist Parti’sine üye oldu. Ama bir yıl sonra Gestapo tarafından tutuklanarak Buchenwald toplama kampına konacaktı. Daha yirmili haneleri görmeden siyasi suçlu pozisyonuna düşmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın ve işkencelerin gölgesinde yaşamak zorundaydı artık.
Yaşayan hiçbir canlının hak etmediği şartlara tabii tutuluyordu, diğer tutsaklar gibi. Çok az besin ve zalimce çalışma. Sabah dağıtılan tayınının hepsini bir kerede bitirmemek için zor tutuyordu kendini. Bu, 14 saat boyunca boş mideyle çalışmak demekti. Dağıtılan o kadar azdı ki hepsini yese bile doyamayacaktı. Günlerin açlığı bedenini çoktan kuşatmış, zulmün eritmeye koyulduğu ruhu yara almıştı. Ama yine de gelecek fikriyle o anlık açlığını unutmaya, bastırmaya çalışıyordu.
Bu karanlık mağaranın ışığı, uçsuz bucaksız okyanusun hiç sönmeyen feneri edebiyat oluyordu. Sanattan, yazından çok öteydi edebiyat onun için özellikle de şiir.
Kampın ortak helasına ilk kez adımını atarken Rimbaud’nun bir metnini düşünmüş, kendi içinden, yüksek sesle, ezbere okumuştu; ‘’Bethsaida, beş dehlizin boşaldığı havuz, bir sıkıntı noktasıydı. Sanki uğursuz bir çamaşırhane, yağmurdan hep bunalmış ve siyah…’’ ‘’İç basamaklarda hareket eden dilenciler…Kesilmiş kol ve bacaklarına sardıkları beyaz yada mavi kumaşlar. Ey askeri çamaşırlık, ey hamam…’’
Edebiyat bir uğraş, meşgale değil, bir zorunluluktu.
Edebiyat onun için bir hayatta kalma yöntemiydi.
Buz gibi sularda, kumlu sabunla, tüm gece diğer mahkumlarla sıkış tepiş yatmanın pis kokularını bedeninden kazımak için tüm derisini kızarana dek ovarken Rimbaud’nun ‘’Yazın sabahın dördünde / aşk uykusu sürer hala…’’ dizeleriyle bilincini uyuşturuyordu. Uyuşturuyordu ki içinde bulunduğu durumun vahşetinde akıl sağlığını koruyabilsin, delirmiş gibi davranarak aklına mukayyet olabilsin. Sevdiği şiirleri söylüyordu tüm mahkumların bir arada yıkandığı ortak duşlarda.
Kamp günlerinde anadili İspanyolca Semprun’un yasadışı yaşamının dili olacaktı. Aklında kalabilmesi, hatırlayabilmek için rakamları, telefon numaralarını, yıl dönümü tarihlerini birer tekerleme gibi zihninde döndürüp duruyordu. İnsanın anadilini unutmaktan korkması… Ne garip bir ruh halidir, ne olasılık dışı bir korkudur… Öylesine bir kampta tutsaktı ki önceki iki cümle gerçekliğini öylesine kaybediyordu. Semprun için bunlar basit, alışılagelmiş kaygılar oluyordu.
İspanyolcayla ilişkisini, zihninin perde arkasında, derin, karanlık ve sıcak yüzeyinde yaşayan canlı şiir ayakta tutmuştu.
Weimar-Buchenwald kampı 1937 yılında kurulduğunda Nazi şefleri bir ‘’yeniden eğitim kampı’’ modeli fikrindeydiler. Tutsak anti-faşist militan ve kadroların dönüştürülmesi amacıyla kamp kütüphanesine bir takım Nazi kitapları konmuştu. Semprun’da bu kütüphanenin müdavimlerindendi. Faulkner’i seviyordu, Adolf Hitler’in Kavgam kitabını her görüşünde buna dayanmak zorunda kalıyordu. Zaten kısa süre içinde eğitim kampı diye yutturdukları nane zorunlu çalışma ve imha kampına dönüşecekti. SS’lerin keyfi sertliklerinin dehşeti içinde yaşamın adaletini sorguluyor, her şeye rağmen hayatta kalmayı düşünüp dayanma yolları arıyordu. Gerçek değişmiyor, omuzda taşındığında kemik çatısını bozacak ağırlıktaki taşların altında, koşar adım kölelik etmek zorunda kalıyor, aç köpekler ayak bileklerini ısırırken Nazilerin kalleş yumruklarını midesine yiyerek hayatta kalmaya çalışıyordu.
Nazi şefler kanalizasyon çukurlarıyla ölüm barakaları arasına dizdikleri mahkumlar boyunca yürüyor, yarı çıplak bedenleri, kalçaları, kıçları, cinsel organları seyrediyorlardı. Bu aşağılık merasime katlanmak zorundaydı Semprun, insanlıktan çıkmadan, aklına mukayyet olarak…
Kampa katılan iri kıyım bir Rus çalışma saatlerinde Semprun’la eşleştirilmişti. Ağır yükleri Semprun’un yerine yükleniyor, SS’lerin boşluklarından yararlanarak Semprun’un bedeninin kaldıramayacağı işleri bu yoldaş Rus yapıyordu. Karşılık beklemiyor sadece içinden geldiğince Semprun’u kollamaya çalışıyordu. İnsan doğasına içkin olan, iyilik yapma yönündeki temel özgürlüğe örnek teşkil ediyordu.
Semprun, SS subaylarından birinin karısı hakkında sarsıcı bir hikaye duyduğunda uzun zaman kendine gelememişti. Hikayeye göre kadın, yakışıklı mahkumları seçiyor, önce yatağında soyuyor, onlardan zevk alıyor ve varsa dövmelerini inceliyordu. Mahkum infaz edildiğinde ise derisini uygun biçimde işletip abajur yapmak için alıyordu.
Ve bunun gibi onlarca sapkınlığın savaşla çığırından çıktığı, insanlık kelimesinin dışkıdan daha az itibar gördüğü bir yerdeydi Semprun. Buradan sonra cehenneme gidilse rahat edilebilirdi belki de.
Herkes, her şey sessizdi…ve Semprun diyecekti ki ;
‘’Önemli olan Tanrı’nın sessizliği değil, insanların sessizliği, mutlak kötülük karşısındaki sessizliği…’’
Yaşadığı tüm bu zulmün üstüne, Semprun, Gestapo tarafından soruşturulmaya başlandı. Kısa süre önce soruşturulan ve ardından infaz edilenler olmuştu. Bunlardan biri Semprun’un eski şeflerinden biriydi. Semprun için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Üyesi olduğu parti Semprun’un durumuna endişeleniyor, onu kaybetmeyi göze alamıyordu.
SS’lere karşı bir oyun oynamaya karar verdiler. Ölmek üzere olan biri bulunacak akabinde Semprun revire sevkini çıkartacak ve bulunanla yer değişecekti. Bu fikir Semprun’u içten içe rahatsız ediyordu ama ufukta başka seçme şansı gözükmemekteydi. Buldukları kişi genç Parisli bir öğrenciydi, üstelik ölmek üzereydi.
Gece olmuştu, bir yolunu bulup revire sevki aldı. Giysilerini vestiyerin üzerine bırakıp revire geçti. Kasıklarını neredeyse örten sert bir kumaştan dikilmiş, dar bir gömlek giydirilmişti. Yerini alacağı Fransız gencin yanına doğru ilerliyordu. Onun adıyla yaşayacak, onunla ölecekti. İsimleri değiş tokuş etmek, hayatları değiş tokuş etmek demekti. Yerini alacağı gencin yanına uzanırken onun yüzünü görmek istiyordu, bir ölünün yüzünü görmek, yerine geçeceği ölünün yüzünü görmek, ölümüyle yaşayabileceği ölünün yüzünü görmek…
Revirde yer kazanabilmek için tutsaklar yataklara birinin başı diğerinin ayağına denk gelecek ters bir şekilde yatırılıyordu. Semprun, genç Fransız’la aynı yönde yatıyor, ölümün ve yaşamın işaretlerini onun yüzünde görebiliyordu. Yaşamın ötesine çoktan geçmiş gibi duran bu genç adamın çıplak yatan deri kaplı iskeleti, kurumuş bacakları, çürümüş adaleleri leş gibi kokuyordu. Gövdesini yavaşça kendine doğru çevirirken gerçek denen şeyin ne denli rezilce olduğuna inanamıyordu.
Ruhu bu genç adamı çoktan terk etmiş, geriye kalanlar onunla ilgili bir gerçeklik taşımıyordu. Bu terk edilmiş zavallı kısa süre içerisinde krematoryum fırınında yanacak, sabun olacaktı. Ölümün kayıp adımlarının dolandığı o revirde, inlemeler, hırıltılar ve solgun, umutsuzluk ve korku dolu çığlıklar kanserli duvarlara toslayıp birer birer eriyordu. Semprun’un etrafında leşlerden, cesetlerden, ölümün, onursuzca öldürmenin pis kokusundan, sabuna dönüşecek etten başka bir şey yoktu.
Filmi burada makaslıyoruz ve 2 yıl ileri alıyoruz, gerçekleri konuşur ve yazarken yaşamın sadece ölümden, kandan ve vahşetten oluşmadığını unutmamak için…
Semprun Buchenwald’tan ayrılıyordu, özgürlüğüne tekrar kavuşuyor ve Paris’in yolunu tutuyordu. Her şeyden öte bir de aşk vardı. 1945’te Paris’e geri döndüğünde eskiden kalan bir arzu zihnini ve kasıklarını titretti. Kampta geçirdiği tutsaklık günlerinde erkek gibi hissedebilmesini sağlayan, aç ve yorgun, buz gibi suların altında bedeninin hayaliyle seviştiği kadını yağmurlu bir Pazar akşamüstü şehrin meydanında elinde sandaletleri, yalınayak ve sırılsıklam olmuş gömleğinin tenine yapışmış haliyle görüyordu.
Kadında onu görmüş ve bir anda kollarına sığınmıştı.
Hiçbir söz söylenmedi, hiçbir ses çıkmadı.
Islaklık, sıcak vücuduyla buluştuğunda gözlerini kapatmış, tüm yaşayamadığı arzularının acı muhasebesini yapmıştı. Ama yinede yazlık giysilerinin içinde hayal meyal seçilen diri ve körpe bedenini arzuladığını, onunla dakikalarca, saatlerce, günlerce, yemek yemeden, uyumadan, konuşmadan sevişmek istediğini söyleyememişti.
Yağmur dindi ve o kadın gitti.
Bir daha onu görmedi.
Ona benzeyen genç bir kadınla evlendi.
Daha sonra militanlık yılları tekrar başladı.
1957-1962 yılları arasında İspanyol Komünist Partisi’nde yer aldı. Federico Sanchez takma adıyla Franco karşıtı yer altı faaliyetler düzenledi. 1964’ta partiyle fikir ayrılığına düştü ve ayrıldı. 7 yıl UNESCO’da çevirmenlik yaptı. 1988 yılında İspanyol hükümeti tarafından kültür bakanlığına seçildi ve 3 yıl bu görevi yaptı. Fransa’da Goncourt Akademisi’ne seçildi.
İşkenceler bitmiş, mücadelesi devam ediyordu. Ediyordu ama o yağmurlu Paris akşamüstü söyleyemediği sözleri unutamayacaktı.
Yağmur dindi ve aşk gitti…
YALIN İNCE
Marc Levy - Sevgiyi Anlatan İzmirli
SEVGİYİ ANLATAN İZMİRLİ
İyi bir insana benziyor. Çalışkan, düşünceli ve nazik. Bana hep iyi davrandı, isteklerimi eksik etmedi, yanından hiç ayırmadı ama yine de onu tam olarak tanıdığımı söyleyemem.
Hangimiz bir diğerini tamamen tanıyor cümlesini ben de çok yazdım ama bunun mümkün olduğuna dair umudumu hiç kaybetmedim. Sanırım bu bir yolculuk, hiçbir zaman sonu olmayan uzun bir yolculuk. Varılacak yerden öte birlikte yürünen yol daha değerli galiba. Tam olarak ben de bilmiyorum çünkü hala her şeyini benimle tam olarak paylaştığını sanmıyorum.
Çok güzel günlerimiz geçti birlikte, ortalığa neşe saçtık, enerji dağıttık, sevgi sözcükleri tasarladık, üzüldüğümüz de oldu, her birliktelik gibi.
Ağladık, küs kaldık, uzun zaman konuşmadık. Birbirimizden nefret ettiğimiz zamanlar da oldu, aşktan gözümüz hiçbir şeyi görmedi bazen. Ama bir şekilde hep yan yana yürümeyi başardık. Beni terk ettiği zamanlar da oldu, itiraf ediyorum, beni sevmediği zamanlar, başkalarına gittiği de oldu. Beklemesini öğrendim, geri döneceğini biliyordum. Bende boynumu eğip duracak değildim tabi, çalıştım, didindim, yorgun düşüp uyuyakaldım. Coşkuyla günlerce uyumadığım da oldu. Mürekkepsiz kaldığım zamanlar da oldu, koca koca kitaplar yazdığım da.
Tanışıklığımız çok eskilere dayanıyor, lisedeyken şiirler, mektuplar yazıyorduk.
Sonra üniversite yılları başladı. O zamanlar konumuz uzun bir süre sabit kalmak üzere değişti. Çizgiler çiziyorduk buzlu kağıtlara. Bazen uzun sıkıcı saatler boyunca teknik çizimler yapıyorduk, yoruluyorduk, usanıyorduk. Bazen de hiçbir kurala bağlı kalmadan eskizler yapıyorduk. Beynimizde uçuşan kütleleri insani formlara sokuyorduk. Rohe’den, Corbusier’den, Gaudi’den bahsediyorduk. Hadid’i pek sevmiyorduk. Aalto ve Siza’yı beğeniyorduk. Fransa’da bir çok projeye imza attık. Marc o zamanlar mimarlık yapıyordu, dedim ya liseden beri birlikteyiz, üniversitede başladık mimari çizimlerimize. O bana yeterli ilgiyi gösteriyor ve hayal gücünü açıyordu bende mürekkebimi onun isteklerini yerine getirmek için akıtıyordum. Eğleniyorduk, para kazandık, bir hayli kazandık. Hatırı sayılır bir üne bile kavuştuk. Fransa’dan Amerika’ya taşındık sonra. Marc kendisi gibi bir mimar arkadaşını da yanına alarak büyük bir şirket kurdu. Benim de bir hayli arkadaşım oldu böylece.
O proje senin bu proje benim derken, beş yüzü aşkın tasarım yaptık.
Ama Marc sıkılmaya başlamıştı. Farkındaydım. İş bitince geceleri benimle dertleşiyordu. Mekanlarımız beyaz kağıtlar oluyordu bu sefer. Uzun uzun anlatıyordu kendini, içinden geçenleri, gerçekten yapmak istediklerini.
Bir keresinde küçük oğluna uyumadan önce anlattığı o gizemli hikayelerden birini bana da anlattı. Çok sevdim, gerçekten çok duyguluydu. Onu cesaretlendirdim.
Bu güzel hikaye burada kalmamalı dedim, bunu yazması gerektiği söyledim. Elimden ne geliyorsa yapacağımı ekledim. Beni kırmadı, çok sevindi üstelik. Zaten kız kardeşinin kalemini de tanıyordum, onlarda senaryo yazıyorlardı. Birlik olup Marc’ı iyice teşvik ettik. Beni yanına alarak evine kapandı. Büyük bir coşkuyla işe koyulduk, dedim ya uykusuz da kaldık, bazen yapamayacağımızdan korktuk, zaman zaman küstük, ama bir şeyi itiraf edeyim mi, asla inancımızı kaybetmedik ve asla vazgeçmedik.
Modern dünyaya ve kariyer savaşına karşı hayalperestlik kazanabilir miydi acaba. Ama umurumuzda değildi, asi romantikler böyle şeyleri umursamazlardı. Biz de umursamadık, onun içinden geçenleri kağıda geçirebilmesi için elimden geleni yaptım, ben de çok çalıştım ve sonunda oldu, ilk kitabımızı yazmıştık, Keşke Gerçek Olsa gerçek olmuştu. Akabinde kitap büyük bir başarı kazandı, yine itiraf edeyim ikimiz de bunu beklemiyorduk.
Bir gece evde yine çalışırken bir telefon geldi, arayan Steven Spielberg’ti. Ben masada kaldım telefona Marc baktı. Sesi hafiften titriyordu, çok heyecanlanmıştı.
Ne konuştuklarını tam anlayamadım ama Marc ajandayı çıkarıp bana Spielberg’le bir randevu tarihi yazdırdığında olacakları hemen hemen tahmin etmiştim bile. Çok geçmeden kitabın film haklarını satın alındı, sonrada film oldu. İzlemeye beraber gittik, hem gururlandık hem de sevindik doğrusu, filmi de beğendik üstelik.
Marc aniden mimarlığı bırakmaya karar verdi, başlarda biraz kırılsam da sonraları alıştım. Bana bu konuda fikrimi sormamıştı doğrusu. Ama yeni kitaplar yazmayı bende sevdim, hele ikincisine başladıktan sonra tekrar projeler yapalım deseydi tepkim sert bile olabilirdi. Oğlu gözümüzün önünde büyüyordu bu arada, o da kendine bir yol arkadaşı bulmuş, bir şeyler karalamaya başlamıştı bile.
Marc bazen bana geçmişiyle ilgili hikayeler anlatıyordu. Tam olarak kendi kısa tarihi değil tabi. Babasından bahsediyordu, dedesinden. Daha doğrusu dedesi hakkında anlatılan havalı hikayelerden. Bir gün köklerini aramak için yola koyulmak istediğinden de bahsetti. İzmir’e gidip ailesinin köklerini bulacakmış. Size ait olmayan, ait olmadığınız ama size dair bir şeyler barındıran bir şehir insana hiç tatmadığı duyguları yaşatabilir. Gerçekten heyecan verici. Daha öce hiç yürümediğiniz sokaklarda yürürken, geçmişten gelen bir hüzün dalgası usulca ayaklarınızı ıslatır. Boş sokaklarda daha önce oradan geçmiş insanların bölük pörçük seslerini işitirsiniz, kent size geçmişinden anılar sunmaya başlar, ama ancak hissederseniz görebilirsiniz.
Marc bana bir gün İzmir’e gitmek istediğinden bahsederken benim ağzımdan da yukarıda ki birkaç satır dökülüvermiş. Böylece onu teşvik etmiş oldum. Gidip geçmişinin peşine düşmesinin bize yeni hikayeler getireceğini söyledim. Bu konuşmaları yaparken Amerika’daydık, sonra Marc bütün zamanını yazmak için kullanmaya karar verince Amerika’dan ayrıldık, Londra’ya taşındık. Artık sadece roman yazacaktık. Nerdeyse her yıl bir tane üretmeyi başardık. Önce Nerdesin’i yazdık, sevildi, okundu. Kariyer ve macera arasında farklı seçimler yapanların ortak bir aşkı paylaşıp paylaşamayacağını tartıştık, ikimizin de farklı fikirleri vardı ama ortak bir dille aklımızdan geçenleri anlatabildik. Ardından Sonsuzluk İçin Yedi Gün’e başladık, Tanrı ve Şeytan dünyanın geleceği için karar vermeye koyulmuşlar, dünyaya iki tane ajan göndermişler. Marc haberi aldığı gibi bana bildirdi, olur, yazalım dedim. Gelecek Sefere kitabında Rus bir ressamın kayıp tablosunun peşinden yollara düşen Amerikalı bir tarihçinin ruhuna girdik. Bizi Amerika’dan Avrupa’nın dört bir yanına savurdu. Yola Boston’dan çıkmıştık, Londra’ya uzandık, oradan İtalya’ya geçtik, Floransa’da gezindik, derken Paris akabinde St.Petersburg. Kayıp tablonun peşinde bir aşk hikayesi yaşadık kısacası. Sırada Sizi Tekrar Görmek vardı, ilk kitabımızın hikayesini bıraktığımız yerden devam ettirdik. Sevgiyi ve inancı paylaştığımız uzun yıllar geçirdik.
Birbirimize sımsıkı bağlandık. Ama son birkaç yıldır kendimi çok rahat hissetmiyorum. Marc edebiyatın yanı sıra şu çağın sanatı denilen şeye de merak duymaya başladı. Sinemaya. Spielberg’e kızasım geliyor. Belki de her şeyi Marc’ın kafasına sokan o oldu. Bana kısa metraj bir film yapmak istediğinden bahsetti Marc, senaryosunda birlikte çalışmayı teklif etti. Ona hayır diyemezdim.
Nabila’nın Mektubu adında bir kısa film senaryosu yazdık. Filmi de kendisi çekmek istedi, bir şey demedim. İşte o dönem bir hayli ayrı kaldık. Ben sadece eskiden yazdıklarımızı düzeltebiliyordum, yeni bir şeyler yazamıyordum, mürekkebimi bile koymuyordu. İhmal edilmek bana hiç gelmedi, sevmedim. Uzun süre filmle uğraştı, ilk gösterimine yine birlikte gittik. Eleştirmek için yanıp tutuşuyordum ama olmadı işte, beğendim. Sanırım Marc’ın büyük tutkusu yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Yazmanın yanında film de yapmak istiyordu. Zaten kısa filmle bir çok ödül de aldı, insanlar da destek oluyorlar, onu teşvik ediyorlardı.
Şimdi Marc içindeki sesi dinliyor yine. Hepimiz dünyanın karanlık bir tünelden geçtiğinin farkındayız.
Ruhlar ne kadar kirlense de, içinden geçtiğimiz tünel ne kadar karanlık olsa da zihnimizi zinde tutarak ve kalbimizi sevgiyle besleyerek yürümeye çalışıyoruz. Bu karanlık tünelde Marc’ın elindeki fener olmaya çalışıyorum. İnsanların birbirlerini sevmek ve güvenmekten başka daha yüce bir meziyetinin olmadığı gerçeğine biraz daha ışık tutmaya çalışıyoruz. Çünkü eğer cennet varsa bunları emrediyor olmalı.
Sevginin gücüne inanıyor Marc, bana sorarsanız bunu çokta güzel anlatıyor. Bana da ona ayna tutmak düşüyor. Ben her zamanki gibi görevimi yaptım. Bir kalemin görevi yazarına hizmet etmekten başka ne olabilir ki? Onu yalnız mı bırakacaktım, asla. Yine hummalı bir çalışmaya giriştik, ilk uzun metraj filminin senaryosunu bitirdik.
Şu sıralar yine yalnızım.
Marc, Londra’da filmin çalışmalarına başladı. Uzun bir süre görüşmeyeceğimizi tahmin ediyorum ve uzak kaldıkça onu tam olarak tanıyıp tanımadığımı düşünüyorum. Ama iyi bir insana benziyor, çalışkan, düşünceli ve nazik…
YALIN İNCE
İyi bir insana benziyor. Çalışkan, düşünceli ve nazik. Bana hep iyi davrandı, isteklerimi eksik etmedi, yanından hiç ayırmadı ama yine de onu tam olarak tanıdığımı söyleyemem.
Hangimiz bir diğerini tamamen tanıyor cümlesini ben de çok yazdım ama bunun mümkün olduğuna dair umudumu hiç kaybetmedim. Sanırım bu bir yolculuk, hiçbir zaman sonu olmayan uzun bir yolculuk. Varılacak yerden öte birlikte yürünen yol daha değerli galiba. Tam olarak ben de bilmiyorum çünkü hala her şeyini benimle tam olarak paylaştığını sanmıyorum.
Çok güzel günlerimiz geçti birlikte, ortalığa neşe saçtık, enerji dağıttık, sevgi sözcükleri tasarladık, üzüldüğümüz de oldu, her birliktelik gibi.
Ağladık, küs kaldık, uzun zaman konuşmadık. Birbirimizden nefret ettiğimiz zamanlar da oldu, aşktan gözümüz hiçbir şeyi görmedi bazen. Ama bir şekilde hep yan yana yürümeyi başardık. Beni terk ettiği zamanlar da oldu, itiraf ediyorum, beni sevmediği zamanlar, başkalarına gittiği de oldu. Beklemesini öğrendim, geri döneceğini biliyordum. Bende boynumu eğip duracak değildim tabi, çalıştım, didindim, yorgun düşüp uyuyakaldım. Coşkuyla günlerce uyumadığım da oldu. Mürekkepsiz kaldığım zamanlar da oldu, koca koca kitaplar yazdığım da.
Tanışıklığımız çok eskilere dayanıyor, lisedeyken şiirler, mektuplar yazıyorduk.
Sonra üniversite yılları başladı. O zamanlar konumuz uzun bir süre sabit kalmak üzere değişti. Çizgiler çiziyorduk buzlu kağıtlara. Bazen uzun sıkıcı saatler boyunca teknik çizimler yapıyorduk, yoruluyorduk, usanıyorduk. Bazen de hiçbir kurala bağlı kalmadan eskizler yapıyorduk. Beynimizde uçuşan kütleleri insani formlara sokuyorduk. Rohe’den, Corbusier’den, Gaudi’den bahsediyorduk. Hadid’i pek sevmiyorduk. Aalto ve Siza’yı beğeniyorduk. Fransa’da bir çok projeye imza attık. Marc o zamanlar mimarlık yapıyordu, dedim ya liseden beri birlikteyiz, üniversitede başladık mimari çizimlerimize. O bana yeterli ilgiyi gösteriyor ve hayal gücünü açıyordu bende mürekkebimi onun isteklerini yerine getirmek için akıtıyordum. Eğleniyorduk, para kazandık, bir hayli kazandık. Hatırı sayılır bir üne bile kavuştuk. Fransa’dan Amerika’ya taşındık sonra. Marc kendisi gibi bir mimar arkadaşını da yanına alarak büyük bir şirket kurdu. Benim de bir hayli arkadaşım oldu böylece.
O proje senin bu proje benim derken, beş yüzü aşkın tasarım yaptık.
Ama Marc sıkılmaya başlamıştı. Farkındaydım. İş bitince geceleri benimle dertleşiyordu. Mekanlarımız beyaz kağıtlar oluyordu bu sefer. Uzun uzun anlatıyordu kendini, içinden geçenleri, gerçekten yapmak istediklerini.
Bir keresinde küçük oğluna uyumadan önce anlattığı o gizemli hikayelerden birini bana da anlattı. Çok sevdim, gerçekten çok duyguluydu. Onu cesaretlendirdim.
Bu güzel hikaye burada kalmamalı dedim, bunu yazması gerektiği söyledim. Elimden ne geliyorsa yapacağımı ekledim. Beni kırmadı, çok sevindi üstelik. Zaten kız kardeşinin kalemini de tanıyordum, onlarda senaryo yazıyorlardı. Birlik olup Marc’ı iyice teşvik ettik. Beni yanına alarak evine kapandı. Büyük bir coşkuyla işe koyulduk, dedim ya uykusuz da kaldık, bazen yapamayacağımızdan korktuk, zaman zaman küstük, ama bir şeyi itiraf edeyim mi, asla inancımızı kaybetmedik ve asla vazgeçmedik.
Modern dünyaya ve kariyer savaşına karşı hayalperestlik kazanabilir miydi acaba. Ama umurumuzda değildi, asi romantikler böyle şeyleri umursamazlardı. Biz de umursamadık, onun içinden geçenleri kağıda geçirebilmesi için elimden geleni yaptım, ben de çok çalıştım ve sonunda oldu, ilk kitabımızı yazmıştık, Keşke Gerçek Olsa gerçek olmuştu. Akabinde kitap büyük bir başarı kazandı, yine itiraf edeyim ikimiz de bunu beklemiyorduk.
Bir gece evde yine çalışırken bir telefon geldi, arayan Steven Spielberg’ti. Ben masada kaldım telefona Marc baktı. Sesi hafiften titriyordu, çok heyecanlanmıştı.
Ne konuştuklarını tam anlayamadım ama Marc ajandayı çıkarıp bana Spielberg’le bir randevu tarihi yazdırdığında olacakları hemen hemen tahmin etmiştim bile. Çok geçmeden kitabın film haklarını satın alındı, sonrada film oldu. İzlemeye beraber gittik, hem gururlandık hem de sevindik doğrusu, filmi de beğendik üstelik.
Marc aniden mimarlığı bırakmaya karar verdi, başlarda biraz kırılsam da sonraları alıştım. Bana bu konuda fikrimi sormamıştı doğrusu. Ama yeni kitaplar yazmayı bende sevdim, hele ikincisine başladıktan sonra tekrar projeler yapalım deseydi tepkim sert bile olabilirdi. Oğlu gözümüzün önünde büyüyordu bu arada, o da kendine bir yol arkadaşı bulmuş, bir şeyler karalamaya başlamıştı bile.
Marc bazen bana geçmişiyle ilgili hikayeler anlatıyordu. Tam olarak kendi kısa tarihi değil tabi. Babasından bahsediyordu, dedesinden. Daha doğrusu dedesi hakkında anlatılan havalı hikayelerden. Bir gün köklerini aramak için yola koyulmak istediğinden de bahsetti. İzmir’e gidip ailesinin köklerini bulacakmış. Size ait olmayan, ait olmadığınız ama size dair bir şeyler barındıran bir şehir insana hiç tatmadığı duyguları yaşatabilir. Gerçekten heyecan verici. Daha öce hiç yürümediğiniz sokaklarda yürürken, geçmişten gelen bir hüzün dalgası usulca ayaklarınızı ıslatır. Boş sokaklarda daha önce oradan geçmiş insanların bölük pörçük seslerini işitirsiniz, kent size geçmişinden anılar sunmaya başlar, ama ancak hissederseniz görebilirsiniz.
Marc bana bir gün İzmir’e gitmek istediğinden bahsederken benim ağzımdan da yukarıda ki birkaç satır dökülüvermiş. Böylece onu teşvik etmiş oldum. Gidip geçmişinin peşine düşmesinin bize yeni hikayeler getireceğini söyledim. Bu konuşmaları yaparken Amerika’daydık, sonra Marc bütün zamanını yazmak için kullanmaya karar verince Amerika’dan ayrıldık, Londra’ya taşındık. Artık sadece roman yazacaktık. Nerdeyse her yıl bir tane üretmeyi başardık. Önce Nerdesin’i yazdık, sevildi, okundu. Kariyer ve macera arasında farklı seçimler yapanların ortak bir aşkı paylaşıp paylaşamayacağını tartıştık, ikimizin de farklı fikirleri vardı ama ortak bir dille aklımızdan geçenleri anlatabildik. Ardından Sonsuzluk İçin Yedi Gün’e başladık, Tanrı ve Şeytan dünyanın geleceği için karar vermeye koyulmuşlar, dünyaya iki tane ajan göndermişler. Marc haberi aldığı gibi bana bildirdi, olur, yazalım dedim. Gelecek Sefere kitabında Rus bir ressamın kayıp tablosunun peşinden yollara düşen Amerikalı bir tarihçinin ruhuna girdik. Bizi Amerika’dan Avrupa’nın dört bir yanına savurdu. Yola Boston’dan çıkmıştık, Londra’ya uzandık, oradan İtalya’ya geçtik, Floransa’da gezindik, derken Paris akabinde St.Petersburg. Kayıp tablonun peşinde bir aşk hikayesi yaşadık kısacası. Sırada Sizi Tekrar Görmek vardı, ilk kitabımızın hikayesini bıraktığımız yerden devam ettirdik. Sevgiyi ve inancı paylaştığımız uzun yıllar geçirdik.
Birbirimize sımsıkı bağlandık. Ama son birkaç yıldır kendimi çok rahat hissetmiyorum. Marc edebiyatın yanı sıra şu çağın sanatı denilen şeye de merak duymaya başladı. Sinemaya. Spielberg’e kızasım geliyor. Belki de her şeyi Marc’ın kafasına sokan o oldu. Bana kısa metraj bir film yapmak istediğinden bahsetti Marc, senaryosunda birlikte çalışmayı teklif etti. Ona hayır diyemezdim.
Nabila’nın Mektubu adında bir kısa film senaryosu yazdık. Filmi de kendisi çekmek istedi, bir şey demedim. İşte o dönem bir hayli ayrı kaldık. Ben sadece eskiden yazdıklarımızı düzeltebiliyordum, yeni bir şeyler yazamıyordum, mürekkebimi bile koymuyordu. İhmal edilmek bana hiç gelmedi, sevmedim. Uzun süre filmle uğraştı, ilk gösterimine yine birlikte gittik. Eleştirmek için yanıp tutuşuyordum ama olmadı işte, beğendim. Sanırım Marc’ın büyük tutkusu yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Yazmanın yanında film de yapmak istiyordu. Zaten kısa filmle bir çok ödül de aldı, insanlar da destek oluyorlar, onu teşvik ediyorlardı.
Şimdi Marc içindeki sesi dinliyor yine. Hepimiz dünyanın karanlık bir tünelden geçtiğinin farkındayız.
Ruhlar ne kadar kirlense de, içinden geçtiğimiz tünel ne kadar karanlık olsa da zihnimizi zinde tutarak ve kalbimizi sevgiyle besleyerek yürümeye çalışıyoruz. Bu karanlık tünelde Marc’ın elindeki fener olmaya çalışıyorum. İnsanların birbirlerini sevmek ve güvenmekten başka daha yüce bir meziyetinin olmadığı gerçeğine biraz daha ışık tutmaya çalışıyoruz. Çünkü eğer cennet varsa bunları emrediyor olmalı.
Sevginin gücüne inanıyor Marc, bana sorarsanız bunu çokta güzel anlatıyor. Bana da ona ayna tutmak düşüyor. Ben her zamanki gibi görevimi yaptım. Bir kalemin görevi yazarına hizmet etmekten başka ne olabilir ki? Onu yalnız mı bırakacaktım, asla. Yine hummalı bir çalışmaya giriştik, ilk uzun metraj filminin senaryosunu bitirdik.
Şu sıralar yine yalnızım.
Marc, Londra’da filmin çalışmalarına başladı. Uzun bir süre görüşmeyeceğimizi tahmin ediyorum ve uzak kaldıkça onu tam olarak tanıyıp tanımadığımı düşünüyorum. Ama iyi bir insana benziyor, çalışkan, düşünceli ve nazik…
YALIN İNCE
Hanif Kureishi - Londra'da Beni Öldürüyor
KÜLTÜR SAVAŞLARI
Savaşlar…
Topla tüfekle yada kültürel
İnsanları ayırır.
Zamanın yaraları saramadığı tek yerdir savaşlar.
Bir amaç uğruna insanlar ölür, öldürür.
Yada insanlar yalnızlaşır ve umutsuzlaşır.
Özgürlük, bağımsızlık gibi kavramların anlamları ağırlaşır…
Bedelleri de…
Kazmalar bırakılır, silahlar kuşanılır.
Babalar ve oğullar dönmeyecekleri yollarla düşerler.
Aşklar bitmese de aşıklar ayrılır.
Bir kadın kocasını ölüm korkusuyla ve büyük bir sevgiyle beklerken hayatını bir insana adamanın, vücudunun ve ruhunun tüm bileşenleriyle birini sevmenin ne demek olduğunu anlar.
Bir erkek uğruna ölünecek bir davanın ne demek olduğunu öğrenir
Ve bir erkek en büyük cesaretine rağmen geriye dönememekten korkar.
Barışın değerini öğretir savaş.
Kültürel savaşlar ise,
öz kimliklerden, kökenlerden uzaklaştırır,
Kimliksizlik, kimlik karmaşası insanları kutuplaştırır.
Savaş insanoğlunun insanlıktan çıktığı anda başlar ve insan olmanın asıl erdem olduğunu eninde sonunda anlamasını sağlayacak yıkımları da yanında getirir.
Bazen ölümlerle,
Bazen toplumsal depresyonlarla,
Sevgisiz ve hoş görüsüz kitleler ve
Kayıp kuşaklar yaratarak..
Büyük bir savaş geçirmemiş ve bu büyük savaştan sonra savaş karşıtı olmamış hiçbir ulus insanlığın ebedi değerlerine vakıf olamaz.
Savaşlar insanları öldürür.
Ve insanlara öğretir.
Topla tüfekle yada kültürel
Sonuçta savaşlar insanları ayırır.
Ama her büyük mücadele kendi içinde yeni ve güçlü değerler de yaratır.
Bir ulus yapılanırken yada yok olurken içinden yazarlar çıkarır.
Karşıt, muhalif, aykırı, taraf, isyankar olanlar.
Doğrucu, dürüst, insancıl, barışçı olanlar.
Bazen de iki arada bir derede kalanlar…
Bir mücadele yandaşlarını arttırırken muhaliflerini de yaratır.
Bir fikir gibi, bir söylem gibi
Her hangi bir eylem gibi,
her etki karşısına bir tepkiyi alır.
Kavgalar, tartışmalar ve uzlaşmalar hep bir enerjinin, insani bir enerjinin yarattıklarıdır.
Özgürlük oldukça,
özgünlük oldukça insan
uzun yada kısa vadede,
zor yada kolay
tartışmayla yada uzlaşmayla
her türlü sorununu çözebilecektir.
Özgürlüğün peşinde, gerçeğin peşinde, eşitliğin peşinde yazarlar ölmeye, öldürülmeye de devam edecektir.
Söz uçup, yazı kalıyorsa eğer, ne olursa olsun, sözün bittiği yerde savaş olsa da, yazının olduğu yerde de asıl barış olacaktır.
Yazı tüm kültürlerin ortak bir platformda kesişebileceği, etkileşebileceği, zenginleşebileceği demokratik ve adil bir ortam yaratır.
Bilgi ve kültür, toplumları kendi değerlerine sahip çıkan ve gittikçe daha da özgünleşen kitleler haline getirmekle birlikte evrensel hoş görüyü de geliştirir.
Bunlar demode veya ütopik sözler değildir asla.
Bilen,
bilgiye kıymet veren,
kültürlerin öznelliğini koruyan
kültürlerin birbirlerini dejenere etmediği niyetlerle kesiştirebilenler dünyanın özgünlük ve etkileşim kavramlarıyla var olması gerektiğini görecektir.
İşte o zaman,
Savaşlara değil, anlaşmalara ihtiyaç duyulacaktır.
Tartışmadan sonra gelen kelime kavga değil uzlaşma olacaktır.
Kültürel ve toplumsal sömürünün yerini özgünlüğün korunması ve etkileşim alacaktır.
Ama almıyor,
Alamıyor,
Almamasının ağırlığı insanları bölüyor, ayırıyor.
İnsanlar iki arada bir derede kalıyor,
Yazarlarda…
Düşüncelerin farklılaşması bir zenginlik değil bir karmaşa olarak görülüyor.
Yeni dünya düzeninde toplu tüfekli savaşlar azalsa da kültürel ve etnik savaşlar artıyor.
İnceden,
Medya etkisiyle,
Televizyonla,
Sinemayla
Hatta edebiyatla bile…
Bu olacaktır, olmalıdır da belki.
Her türlü fikir ve eylem er geç vücut bulur.
Ama ekonomisi güçlü olanlar
Zayıf ekonomili ülkeleri para üzerinden ezmek ve sömürmekle yetinmiyor.
Kültürlerini de tahrip ediyor.
Fransa’da bir Cezayirli,
İsrail’de bir Filistinli
Amerika’da bir Iraklı
Ve İngiltere’de bir Pakistanlı
kolay hayat yaşamıyor.
Özgür ve mutlu olmanın bedellerini daha ağır ödüyor.
Çünkü savaşlar yakasını bırakmıyor insanoğlunun…
Eskiden top,tüfekti silah
Şimdi medya, televizyon
Pat diye ölemiyorsun, hemen öldürmüyor,
Görsel tecavüzlere uğruyorsun,
Yönlendiriliyorsun
Kimliksizleştiriliyorsun..
Tüketmeyi yaşamak sanıyorsun,sandırıyorlar çünkü…
Ve tüketiliyorsun sonunda
Tercihlerinin,tavrının,tutumunun,düşüncelerinin, kimliğinin, isteklerinin, beğenilerinin ve hayallerinin savunuculuğunu zar zor yapıyorsun.
Kültürel savaşın mahkumu oluyorsun.
İnanabiliyor musunuz?
Artık insanoğlu kültür ve savaş kelimelerini hiç düşünmeden ve büyük bir alışkanlıkla yan yana kullanabiliyor.
Kültürel savaşlar herhangi bir kültürü sağlıksızca yayarken diğerlerini de fütursuzca sömürüyor.
Olan yine arada kalanlara oluyor.
Etnik kökenler, özgün kültürler, azınlıklar kendi kültürlerini korumanın ve özgürce yaşamanın bedelini çok ağır ödüyorlar.
Kendilerini şanslı bile görebilirler aslında
Çünkü birde
Kendi kültürleri ve kültürlerini sömüren kültür arasında kalanlar var.
Yalpalayanlar…
Çok kültürlü olabilecekken
Yok kültürlü olanlar
Onların acıları,
Yalnızlıkları,
Kaybolmuşluklar,
Ait olamayışları
Kabul edilmeyişleri
Saygı görmeyişleri
Dejenere oluşları,
Mutsuzlukları
Özgürlük arayışları
Umutsuz savruluşları
Her daim yargılanışları
Hüküm giymeleri
Değersiz addedilmeleri
Azınlık kalmaları
Birbirlerinden bile uzak olmaları..
İngiltere’de bir Pakistanlı mesela
Tüm bunları derinden yaşayanlardan,
Ortada kalmanın, kararsız olmanın ne anlama geldiğini bilenlerden
Yıllarca savaşlarla kanayan bir ülkenin halkından olanlardan
Şimdi de
Kültürel savaşların hedefinde yine insanın olduğunu görenlerden
Ne oraya, ne de öbür tarafa ait hissetmemenin
Ne gidebilmenin ne de kalabilmenin acılarını yaşayanlardan
Yaşadıklarından beslenenlerden
Yazar olmaya karar verip gördüklerini anlatanlardan biri
İngiltere’de bir Pakistanlı
Savaşın artık kültürel platformlarda yapılmasının genç ve orta kuşağı nerelere sürüklediğini anlatan biri, onlardan biri olmaya yakın belki de onlardan biri
Kötü ruhlu bir kelime tamlamasının acısını çekenlerden…
Kültürel savaşın..
İngiltere’de bir Pakistanlı..
Yazarın adı;
Hanif Kureishi..
Kanlı savaşların topraklarından gelen Pakistanlı bir göçmen baba ve demokrasinin şaibeli beşiği olan ülkede yaşayan İngiliz bir kadının oğlu,
İlk elden ırkçılık ve kültürel yozlaşmanın içinde büyüyenlerden.
Önceleri Pakistan kökeninden kaçan,
Herkes gibi sıradan olmak isteyen.
Sonraları içinde bulunduğu durumu yazılarının dinamiklerine dönüştürebilen melez bir yazarın çelişkilerine, kararsızlıklarına, tarafsız durarak tanıklık ettiği ve anlattığı yaşamlara tarafsız olmayan bir bakışın içine giriyoruz şimdi.
İki kültürün arasında kurmaya çalıştığı melez bağlar neredeyse tüm çalışmalarında modern hayatın bireyselleştirdiği ve yalnızlaştırdığı insan modeli olarak ortaya çıktı çünkü tamda Kureishi’nin yaşadıklarıydı bunlar.
Babası Pakistan’dan İngiltere’ye göçmüştü, İngiliz bir kadına aşık oldu, evlendiler. Hanif Kureishi 1954’de doğdu.
Aidiyet duygusunun iki kültür arasında hırpalanmasına, seçimlerin ve yönelişlerin özgün olamayışına toplumsal baskının da eklenmesiyle kabuğunu kıramayan, içine kapanan, apolitik sanata yönelen, uyuşturucu bağımlılığının sıradanlaştığı, cinselliğin saman tadı verdiği modern kayıp kuşağın iki başlı kültür canavarının ense köküne oturarak yaşıyordu Hanif Kureishi.
Çocukluğu bir İngiliz gibi geçti. İngiliz kültürünün içinde büyütülüyordu. Yaşı büyüdükçe, gençliğin o sallantılı dönemlerine girdikçe kökenlerini fark etmeye başladı.
İngiltere’de Pakistan kökenli bir genç olarak dünyanın her hangi bir ülkesindeki herhangi bir etnik çatışmanın içinde kalan her hangi bir gençten farkı yoktu.
Gençliğin sorunları dünyanın her yerinde ortaktı çünkü;
Varolma, kendini var etme, kabul olma, kabul görme…
Kureishi kimliğinden kaçtı önceleri, snop tavırlı İngiliz yaşıtlarıyla bir dünya kurmaya çalıştı.
Lise yıllarında müzik dünyasının aykırılarından David Bowie’yle aynı sıraları paylaştı.
Üniversitede felsefe eğitimi alırken bir yandan da geçimini sağlamak için takma bir isimle pornografik hikayeler yazıyordu. Birçok televizyon kanalında program yazarı olarak çalıştı. Kısacası yazar olmak isteyen bir gencin ilk kitabını yazana dek yaptığı ama aslında yapmaya bayılmadığı onca işi yaptı. Asıl isteği kendi kitaplarını yazmaktı ve bir gün başladı.
Köklerinden kaçarak yaşadı bir zaman, İngiltere’nin kayıp gece yaşamında uyuşturucuyla haşır neşir oldu, seks, rock’n roll ve içeriksiz muhalifliğin kanatları altında uçtu. Ailesiyle ters düştü, özellikle de yazdıklarında onların hayatlarını deşifre ettiği zaman. Amerikan tarzı asi yaşamın İngiliz versiyonunu oynuyordu. Çok kadın, bol içki ve her türlü madde…. gelecek kaygısından uzaktı. Ama kökeni benliğini inceden kaplıyordu. Kendi çelişkileri ve dertleri göçmenlerinkilerle kesişiyordu. İngiliz televizyonlarına senaryolar yazdı, diziler kurguladı. London Kills Me adındaki uzun metrajlı filmini hem yazdı hem yönetti. Bir çok kişiyi öylesine etkiledi ki bu film, Trainspotting filminin yönetmeni Danny Boyle’u Kureishi’den aşırmakla suçladılar. Senaryolar yazmaya devam etti ,tabi kitaplarda. Kara Plak, Varoşların Budası…hepsi kendi hayatından modellediği göçmenlerin iki kültür arasında kalışlarını anlatıyordu. Ekümenik ödüller aldı. Pakistanlı kökenine uzak durmadıkça daha iyi yazabildiğini fark etti belki de. Özüne bayılmasan da yok saymamak gerekirdi çünkü. Hanif Kureishi için acılarının ve çelişkilerinin içinden çıkan bir yazar denilebilir. Kitaplarında karakterler yaratırken onları kendi yaşamından çıkarması bunu açıkça gösterir.
İngiltere’de ki göçmenlerin hayatlarından tarafsız kesitler alarak kültürel yozlaşmanın gölgesine ışık tutmaya çalıştı. Kayıp kuşağa birde iki kültür arasında kalanlar tarafından baktı.
Bir ülkede aykırı olmak zaten zor, bir de üstüne göçmenseniz yani göçmen bir aykırıysanız garip bir baskıyla tüm bakışlar üzerinizde yoğunlaşıyordu. Pakistan hükümetinin ve azınlıkların sözcülüğünü yapmayı reddetse de kitaplarında göçmenlerin yaşadığı kültürel sorunlar göz önüne çıkıyordu hep.
Irvine Welsh, 90’ lı yılların İngiltere’ sinde Kraliyet’ in arka bahçesi İskoçya gençliğinin işsizlik ve uyuşturucu batağı içinde nasıl bir suç makinesi haline dönüştürüldüğünü, uyuşturucunun özellikle kayıp genç kuşağın üzerinde yarattığı tükenmişlik etkisini, suçu teşvik edişini ,gerçek olayların merkezinden, gençlerin hayata bakışlarından yola çıkarak nasıl çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyorsa Hanif Kureishi’de İngiltere’deki göçmenlerin gangster ve uyuşturucu dünyası içinde bir de evsizlik sorununa yüklenerek samimi bir portresini ortaya çıkarıyordu.
1954 Londra doğumlu, oyun ve senaryo yazarı, film yapımcısı, romancı, öykücü
bu adam tüm çelişkilerini ve dertlerini taraf olmaktan uzak durarak aktarıyordu, tarafsızlığı sorunların çözümünü sağlamıyordu elbet, sağlayamazdı da ancak yazın hayatını politik söylemlerin keskinliğinden biraz daha uzakta konuşlandırmaya çalışıyordu. Irkçılık, milliyetçilik, göçmenlik ve cinsellik konularını objektif olarak anlatıyordu.
Kültürel savaşların toplumları kutuplaştırdığı, bireyleri iki arada bir derede bırakıp yabancılaştırdığı, herkesin yanlı olmaktan korkup tarafsızlaştığı, gittikçe hızlanan bir korku trenindeydi sanki. Toplu, tüfekli savaşların hükmünü kültürel savaşlara bıraktığı bir dünyada havayı solurken, özgür bir birey aynı zamanda toplumun bir parçası hem de farklılıklara saygı ve korumayla yaklaşan bir dünya vatandaşı olmaya tüm samimiyetimizle ihtiyacımız olduğu bir zaman dilimdeydi. Hanif Kureishi bu olgunluğa gelemeyen iradelerin, insanların hayatlarını nasıl da savurduklarını kendi hayatından ve gördüklerinden gerçek kesitler alarak sunuyordu.
Kültürel popülizmin eziciliği altında,şefkatsiz kalmış, kişisel dünyalarında kaybolmuş,umutsuzluklarıyla tükenmiş bir kuşağı ve marjinalliği değer yargılarını yok sayan bir yaşam tarzı olarak algılayanların hikayelerini taraf tutmadan anlatıyordu, ‘’zeitgeist’’ın, ‘’zamanın ruhu’’nun yorumsuz fotoğrafçılığını yapıyor, deklanşöre her bastığında vizörüne kendi parmak izini bulaştırmaktan bile sakınıyordu.
Yazının son kertede kesin bir bakış açısına ulaşmak zorunda olmadığını, böylece bir çok bakış açısının yakalanabileceğini ve farklı kimliklere bürünülebileceğini düşünüyordu. Hanif Kureishi’ye göre yazının en güzel tarafı buydu. Yani yazının tarafsızlığı. Pakistan asıllı İngiliz bir yazarın da tutumu da böyleydi.
Kureishi’nin doğrusu buydu,elbet doğru bildiğini yapacaktı, o tarafsız ve objektif olmayı tercih ettiğini söylüyordu ama sadece sorunu işaret edip, geride durmak çözüm sürecinin içinde bir işe yarıyor muydu acaba…
Hanif Kureishi,
İçeriği ne olursa olsun savaşların insanları ayırdığı,
Bedellerinin ölümden çok daha ağır olduğu bir zamanın yazarı…
YALIN İNCE
Savaşlar…
Topla tüfekle yada kültürel
İnsanları ayırır.
Zamanın yaraları saramadığı tek yerdir savaşlar.
Bir amaç uğruna insanlar ölür, öldürür.
Yada insanlar yalnızlaşır ve umutsuzlaşır.
Özgürlük, bağımsızlık gibi kavramların anlamları ağırlaşır…
Bedelleri de…
Kazmalar bırakılır, silahlar kuşanılır.
Babalar ve oğullar dönmeyecekleri yollarla düşerler.
Aşklar bitmese de aşıklar ayrılır.
Bir kadın kocasını ölüm korkusuyla ve büyük bir sevgiyle beklerken hayatını bir insana adamanın, vücudunun ve ruhunun tüm bileşenleriyle birini sevmenin ne demek olduğunu anlar.
Bir erkek uğruna ölünecek bir davanın ne demek olduğunu öğrenir
Ve bir erkek en büyük cesaretine rağmen geriye dönememekten korkar.
Barışın değerini öğretir savaş.
Kültürel savaşlar ise,
öz kimliklerden, kökenlerden uzaklaştırır,
Kimliksizlik, kimlik karmaşası insanları kutuplaştırır.
Savaş insanoğlunun insanlıktan çıktığı anda başlar ve insan olmanın asıl erdem olduğunu eninde sonunda anlamasını sağlayacak yıkımları da yanında getirir.
Bazen ölümlerle,
Bazen toplumsal depresyonlarla,
Sevgisiz ve hoş görüsüz kitleler ve
Kayıp kuşaklar yaratarak..
Büyük bir savaş geçirmemiş ve bu büyük savaştan sonra savaş karşıtı olmamış hiçbir ulus insanlığın ebedi değerlerine vakıf olamaz.
Savaşlar insanları öldürür.
Ve insanlara öğretir.
Topla tüfekle yada kültürel
Sonuçta savaşlar insanları ayırır.
Ama her büyük mücadele kendi içinde yeni ve güçlü değerler de yaratır.
Bir ulus yapılanırken yada yok olurken içinden yazarlar çıkarır.
Karşıt, muhalif, aykırı, taraf, isyankar olanlar.
Doğrucu, dürüst, insancıl, barışçı olanlar.
Bazen de iki arada bir derede kalanlar…
Bir mücadele yandaşlarını arttırırken muhaliflerini de yaratır.
Bir fikir gibi, bir söylem gibi
Her hangi bir eylem gibi,
her etki karşısına bir tepkiyi alır.
Kavgalar, tartışmalar ve uzlaşmalar hep bir enerjinin, insani bir enerjinin yarattıklarıdır.
Özgürlük oldukça,
özgünlük oldukça insan
uzun yada kısa vadede,
zor yada kolay
tartışmayla yada uzlaşmayla
her türlü sorununu çözebilecektir.
Özgürlüğün peşinde, gerçeğin peşinde, eşitliğin peşinde yazarlar ölmeye, öldürülmeye de devam edecektir.
Söz uçup, yazı kalıyorsa eğer, ne olursa olsun, sözün bittiği yerde savaş olsa da, yazının olduğu yerde de asıl barış olacaktır.
Yazı tüm kültürlerin ortak bir platformda kesişebileceği, etkileşebileceği, zenginleşebileceği demokratik ve adil bir ortam yaratır.
Bilgi ve kültür, toplumları kendi değerlerine sahip çıkan ve gittikçe daha da özgünleşen kitleler haline getirmekle birlikte evrensel hoş görüyü de geliştirir.
Bunlar demode veya ütopik sözler değildir asla.
Bilen,
bilgiye kıymet veren,
kültürlerin öznelliğini koruyan
kültürlerin birbirlerini dejenere etmediği niyetlerle kesiştirebilenler dünyanın özgünlük ve etkileşim kavramlarıyla var olması gerektiğini görecektir.
İşte o zaman,
Savaşlara değil, anlaşmalara ihtiyaç duyulacaktır.
Tartışmadan sonra gelen kelime kavga değil uzlaşma olacaktır.
Kültürel ve toplumsal sömürünün yerini özgünlüğün korunması ve etkileşim alacaktır.
Ama almıyor,
Alamıyor,
Almamasının ağırlığı insanları bölüyor, ayırıyor.
İnsanlar iki arada bir derede kalıyor,
Yazarlarda…
Düşüncelerin farklılaşması bir zenginlik değil bir karmaşa olarak görülüyor.
Yeni dünya düzeninde toplu tüfekli savaşlar azalsa da kültürel ve etnik savaşlar artıyor.
İnceden,
Medya etkisiyle,
Televizyonla,
Sinemayla
Hatta edebiyatla bile…
Bu olacaktır, olmalıdır da belki.
Her türlü fikir ve eylem er geç vücut bulur.
Ama ekonomisi güçlü olanlar
Zayıf ekonomili ülkeleri para üzerinden ezmek ve sömürmekle yetinmiyor.
Kültürlerini de tahrip ediyor.
Fransa’da bir Cezayirli,
İsrail’de bir Filistinli
Amerika’da bir Iraklı
Ve İngiltere’de bir Pakistanlı
kolay hayat yaşamıyor.
Özgür ve mutlu olmanın bedellerini daha ağır ödüyor.
Çünkü savaşlar yakasını bırakmıyor insanoğlunun…
Eskiden top,tüfekti silah
Şimdi medya, televizyon
Pat diye ölemiyorsun, hemen öldürmüyor,
Görsel tecavüzlere uğruyorsun,
Yönlendiriliyorsun
Kimliksizleştiriliyorsun..
Tüketmeyi yaşamak sanıyorsun,sandırıyorlar çünkü…
Ve tüketiliyorsun sonunda
Tercihlerinin,tavrının,tutumunun,düşüncelerinin, kimliğinin, isteklerinin, beğenilerinin ve hayallerinin savunuculuğunu zar zor yapıyorsun.
Kültürel savaşın mahkumu oluyorsun.
İnanabiliyor musunuz?
Artık insanoğlu kültür ve savaş kelimelerini hiç düşünmeden ve büyük bir alışkanlıkla yan yana kullanabiliyor.
Kültürel savaşlar herhangi bir kültürü sağlıksızca yayarken diğerlerini de fütursuzca sömürüyor.
Olan yine arada kalanlara oluyor.
Etnik kökenler, özgün kültürler, azınlıklar kendi kültürlerini korumanın ve özgürce yaşamanın bedelini çok ağır ödüyorlar.
Kendilerini şanslı bile görebilirler aslında
Çünkü birde
Kendi kültürleri ve kültürlerini sömüren kültür arasında kalanlar var.
Yalpalayanlar…
Çok kültürlü olabilecekken
Yok kültürlü olanlar
Onların acıları,
Yalnızlıkları,
Kaybolmuşluklar,
Ait olamayışları
Kabul edilmeyişleri
Saygı görmeyişleri
Dejenere oluşları,
Mutsuzlukları
Özgürlük arayışları
Umutsuz savruluşları
Her daim yargılanışları
Hüküm giymeleri
Değersiz addedilmeleri
Azınlık kalmaları
Birbirlerinden bile uzak olmaları..
İngiltere’de bir Pakistanlı mesela
Tüm bunları derinden yaşayanlardan,
Ortada kalmanın, kararsız olmanın ne anlama geldiğini bilenlerden
Yıllarca savaşlarla kanayan bir ülkenin halkından olanlardan
Şimdi de
Kültürel savaşların hedefinde yine insanın olduğunu görenlerden
Ne oraya, ne de öbür tarafa ait hissetmemenin
Ne gidebilmenin ne de kalabilmenin acılarını yaşayanlardan
Yaşadıklarından beslenenlerden
Yazar olmaya karar verip gördüklerini anlatanlardan biri
İngiltere’de bir Pakistanlı
Savaşın artık kültürel platformlarda yapılmasının genç ve orta kuşağı nerelere sürüklediğini anlatan biri, onlardan biri olmaya yakın belki de onlardan biri
Kötü ruhlu bir kelime tamlamasının acısını çekenlerden…
Kültürel savaşın..
İngiltere’de bir Pakistanlı..
Yazarın adı;
Hanif Kureishi..
Kanlı savaşların topraklarından gelen Pakistanlı bir göçmen baba ve demokrasinin şaibeli beşiği olan ülkede yaşayan İngiliz bir kadının oğlu,
İlk elden ırkçılık ve kültürel yozlaşmanın içinde büyüyenlerden.
Önceleri Pakistan kökeninden kaçan,
Herkes gibi sıradan olmak isteyen.
Sonraları içinde bulunduğu durumu yazılarının dinamiklerine dönüştürebilen melez bir yazarın çelişkilerine, kararsızlıklarına, tarafsız durarak tanıklık ettiği ve anlattığı yaşamlara tarafsız olmayan bir bakışın içine giriyoruz şimdi.
İki kültürün arasında kurmaya çalıştığı melez bağlar neredeyse tüm çalışmalarında modern hayatın bireyselleştirdiği ve yalnızlaştırdığı insan modeli olarak ortaya çıktı çünkü tamda Kureishi’nin yaşadıklarıydı bunlar.
Babası Pakistan’dan İngiltere’ye göçmüştü, İngiliz bir kadına aşık oldu, evlendiler. Hanif Kureishi 1954’de doğdu.
Aidiyet duygusunun iki kültür arasında hırpalanmasına, seçimlerin ve yönelişlerin özgün olamayışına toplumsal baskının da eklenmesiyle kabuğunu kıramayan, içine kapanan, apolitik sanata yönelen, uyuşturucu bağımlılığının sıradanlaştığı, cinselliğin saman tadı verdiği modern kayıp kuşağın iki başlı kültür canavarının ense köküne oturarak yaşıyordu Hanif Kureishi.
Çocukluğu bir İngiliz gibi geçti. İngiliz kültürünün içinde büyütülüyordu. Yaşı büyüdükçe, gençliğin o sallantılı dönemlerine girdikçe kökenlerini fark etmeye başladı.
İngiltere’de Pakistan kökenli bir genç olarak dünyanın her hangi bir ülkesindeki herhangi bir etnik çatışmanın içinde kalan her hangi bir gençten farkı yoktu.
Gençliğin sorunları dünyanın her yerinde ortaktı çünkü;
Varolma, kendini var etme, kabul olma, kabul görme…
Kureishi kimliğinden kaçtı önceleri, snop tavırlı İngiliz yaşıtlarıyla bir dünya kurmaya çalıştı.
Lise yıllarında müzik dünyasının aykırılarından David Bowie’yle aynı sıraları paylaştı.
Üniversitede felsefe eğitimi alırken bir yandan da geçimini sağlamak için takma bir isimle pornografik hikayeler yazıyordu. Birçok televizyon kanalında program yazarı olarak çalıştı. Kısacası yazar olmak isteyen bir gencin ilk kitabını yazana dek yaptığı ama aslında yapmaya bayılmadığı onca işi yaptı. Asıl isteği kendi kitaplarını yazmaktı ve bir gün başladı.
Köklerinden kaçarak yaşadı bir zaman, İngiltere’nin kayıp gece yaşamında uyuşturucuyla haşır neşir oldu, seks, rock’n roll ve içeriksiz muhalifliğin kanatları altında uçtu. Ailesiyle ters düştü, özellikle de yazdıklarında onların hayatlarını deşifre ettiği zaman. Amerikan tarzı asi yaşamın İngiliz versiyonunu oynuyordu. Çok kadın, bol içki ve her türlü madde…. gelecek kaygısından uzaktı. Ama kökeni benliğini inceden kaplıyordu. Kendi çelişkileri ve dertleri göçmenlerinkilerle kesişiyordu. İngiliz televizyonlarına senaryolar yazdı, diziler kurguladı. London Kills Me adındaki uzun metrajlı filmini hem yazdı hem yönetti. Bir çok kişiyi öylesine etkiledi ki bu film, Trainspotting filminin yönetmeni Danny Boyle’u Kureishi’den aşırmakla suçladılar. Senaryolar yazmaya devam etti ,tabi kitaplarda. Kara Plak, Varoşların Budası…hepsi kendi hayatından modellediği göçmenlerin iki kültür arasında kalışlarını anlatıyordu. Ekümenik ödüller aldı. Pakistanlı kökenine uzak durmadıkça daha iyi yazabildiğini fark etti belki de. Özüne bayılmasan da yok saymamak gerekirdi çünkü. Hanif Kureishi için acılarının ve çelişkilerinin içinden çıkan bir yazar denilebilir. Kitaplarında karakterler yaratırken onları kendi yaşamından çıkarması bunu açıkça gösterir.
İngiltere’de ki göçmenlerin hayatlarından tarafsız kesitler alarak kültürel yozlaşmanın gölgesine ışık tutmaya çalıştı. Kayıp kuşağa birde iki kültür arasında kalanlar tarafından baktı.
Bir ülkede aykırı olmak zaten zor, bir de üstüne göçmenseniz yani göçmen bir aykırıysanız garip bir baskıyla tüm bakışlar üzerinizde yoğunlaşıyordu. Pakistan hükümetinin ve azınlıkların sözcülüğünü yapmayı reddetse de kitaplarında göçmenlerin yaşadığı kültürel sorunlar göz önüne çıkıyordu hep.
Irvine Welsh, 90’ lı yılların İngiltere’ sinde Kraliyet’ in arka bahçesi İskoçya gençliğinin işsizlik ve uyuşturucu batağı içinde nasıl bir suç makinesi haline dönüştürüldüğünü, uyuşturucunun özellikle kayıp genç kuşağın üzerinde yarattığı tükenmişlik etkisini, suçu teşvik edişini ,gerçek olayların merkezinden, gençlerin hayata bakışlarından yola çıkarak nasıl çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyorsa Hanif Kureishi’de İngiltere’deki göçmenlerin gangster ve uyuşturucu dünyası içinde bir de evsizlik sorununa yüklenerek samimi bir portresini ortaya çıkarıyordu.
1954 Londra doğumlu, oyun ve senaryo yazarı, film yapımcısı, romancı, öykücü
bu adam tüm çelişkilerini ve dertlerini taraf olmaktan uzak durarak aktarıyordu, tarafsızlığı sorunların çözümünü sağlamıyordu elbet, sağlayamazdı da ancak yazın hayatını politik söylemlerin keskinliğinden biraz daha uzakta konuşlandırmaya çalışıyordu. Irkçılık, milliyetçilik, göçmenlik ve cinsellik konularını objektif olarak anlatıyordu.
Kültürel savaşların toplumları kutuplaştırdığı, bireyleri iki arada bir derede bırakıp yabancılaştırdığı, herkesin yanlı olmaktan korkup tarafsızlaştığı, gittikçe hızlanan bir korku trenindeydi sanki. Toplu, tüfekli savaşların hükmünü kültürel savaşlara bıraktığı bir dünyada havayı solurken, özgür bir birey aynı zamanda toplumun bir parçası hem de farklılıklara saygı ve korumayla yaklaşan bir dünya vatandaşı olmaya tüm samimiyetimizle ihtiyacımız olduğu bir zaman dilimdeydi. Hanif Kureishi bu olgunluğa gelemeyen iradelerin, insanların hayatlarını nasıl da savurduklarını kendi hayatından ve gördüklerinden gerçek kesitler alarak sunuyordu.
Kültürel popülizmin eziciliği altında,şefkatsiz kalmış, kişisel dünyalarında kaybolmuş,umutsuzluklarıyla tükenmiş bir kuşağı ve marjinalliği değer yargılarını yok sayan bir yaşam tarzı olarak algılayanların hikayelerini taraf tutmadan anlatıyordu, ‘’zeitgeist’’ın, ‘’zamanın ruhu’’nun yorumsuz fotoğrafçılığını yapıyor, deklanşöre her bastığında vizörüne kendi parmak izini bulaştırmaktan bile sakınıyordu.
Yazının son kertede kesin bir bakış açısına ulaşmak zorunda olmadığını, böylece bir çok bakış açısının yakalanabileceğini ve farklı kimliklere bürünülebileceğini düşünüyordu. Hanif Kureishi’ye göre yazının en güzel tarafı buydu. Yani yazının tarafsızlığı. Pakistan asıllı İngiliz bir yazarın da tutumu da böyleydi.
Kureishi’nin doğrusu buydu,elbet doğru bildiğini yapacaktı, o tarafsız ve objektif olmayı tercih ettiğini söylüyordu ama sadece sorunu işaret edip, geride durmak çözüm sürecinin içinde bir işe yarıyor muydu acaba…
Hanif Kureishi,
İçeriği ne olursa olsun savaşların insanları ayırdığı,
Bedellerinin ölümden çok daha ağır olduğu bir zamanın yazarı…
YALIN İNCE
Aldous Huxley - Algı Kapıları
ALGI KAPILARI
Çoğu inanış ve kültür öteki dünya ya da bir sonraki yaşam kavramını barındırıyor. Medeniyetler, toplumlar, sosyal örgütlenmeler bu inançlardan etkilenerek oluşuyor . Kültürler farklılaşıyor ve çeşitleniyor, bu yelpazenin genişliğini yaşama ve yaşam sonrasına bakışlar belirliyor bir anlamda. Ama toplumsal çatlaklar inançların tahtlarını da sarsıyor. Kültürlerin ruhları tüketiliyor. Eskisi gibi değil artık, bir toplum baskıyla, kurallarla, yasaklarla dolu bir hapishaneye tıkılmıyor. Bireyleri, özerklikleri, olgunlukları, tarihleri, seçme sanşlarından mahrum bırakacak bir büyük güce ve yaptırıma gerek yok.
Daha 1930’lu yıllarda, ileri teknolojik çağın çok başında kimsenin tahmin etmediği kehanetler ortaya atıyordu genç bir adam, gözleri neredeyse görmüyordu. Geçirdiği hastalık fiziksel görme yetisinin büyük bir kısmını elinden almıştı. Ne var ki o, geleceğin dönüşümünü, insanların tüketimin altında ezileceğini, üstlerindeki baskıdan zamanla hoşlanmaya başlayacaklarını, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojiyi yüceltmeye başlayacaklarını öngörüyordu.
Kitapların yasaklanmasından ya da düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasından korkmuyordu. İnsanların bilgisiz ve yetkisiz bırakılmalarından korkmuyordu. Gerçeğin insanlardan gizlenmesinden de korkmuyordu.
O, kitapların yasaklanmaya gerek duyulmayacağından çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağından korkuyordu. Pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar fazla bilgi yağmuruna tutulmaktan korkuyordu. Gerçeğin, doğruların ve adaletin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. İnsanın sonsuz eğlence açlığının her an doyumundan ve daha fazla karşılanmasından, insanın tepkisizleşmesinden, tepki ihtiyacı duymamasından korkuyordu.
Olacakları gözleri neredeyse görmezken tarif ediyordu Aldous Huxley.
Yaşamı boyunca hasarlı gözlerle dünyaya bakarken, ileride olacaklarla ilgili kehanetlerde bulunuyordu.
İnsan algılarının gitgide tek düzeleştirildiğini söylüyor ve fiziksel özelliklerine yabancılaşan, ruhlarından uzaklaşan nesilleri işaret ediyordu.
Aldous Huxley, bilimi ve sanatı büyük bir öngörüyle birleştirmişti. Darwin’in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley’in torunu, yine ünlü biyolog Julian Huxley’in kardeşiydi. Annesi şair ve denemeci Matthew Arnold’un yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise dergi sahibi ve yöneticiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren böylesine köklü bir aileden geliyordu. Bu miras doğrultusunda yaşamını edebiyat ve bilim üzerine geçirdi. Aldous Leonard Huxley, 26 Temmuz 1894’te İngiltere’de dünyaya geldi. Saygın aile ortamında, sürekli olarak babasının, dedesinin ve evlerine gelip giden bilim adamları ve edebiyatçıların arasında büyüdü. Okula başlamadan yaşam ve bilimle ilgili ilk eğitimlerini dedesinin tam donanımlı botanik laboratuarında alıyordu. Ailede üzerine en çok titreyen annesiydi. Ciddi ve sürekli çalışan erkeklerin arasında bilgiyle donanırken, ilgi ve şefkatten mahrum kalacağından korkuyordu oğlunun. Ama Huxley 14 yaşına geldiğinde annesini, koruyucu meleğini kaybedecekti. Bu olayın ardından hızlı bir çöküntü içine giren aile kısa zamanda dağıldı. Huxley’nin gözlerinde sorunlar başlamıştı ve neredeyse görme yetisini tamamen kaybetti. O sıralarda biyoloji üzerine eğitim görmekteydi fakat sağlık problemi yüzünden ayrılmak zorunda kaldı. Ardından kardeşinin intihar etmesiyle tamamen sarsılan Huxley tüm gençliğini bu olayların etkisinde kalarak yaşadı.
Bilim eğitiminden ayrılarak Balliol Kolejinde İngiliz edebiyatı okumaya başladı ve 22 yaşında okulu başarıyla tamamladı. Yirmili yaşlarında sıkı bir disiplinle yazmaya koyuldu. Askerlikten muaf tutuldu ve bir süre bir çiftlikte çalıştı. 1919’da 25 yaşındayken Belçikalı Maria Nijs ile evlendi ve bir oğlu oldu. İki yıl sonra tanınmasını sağlayan ilk romanı Krom Sarısı’nı yayınladı. 1930’a kadar İtalya’da sonraki yedi yılda Fransa’da yaşadı. Bu yıllarda Avrupada ki sanatsal gelişmeleri yakından takip etti.
1932’de yazdığı Cesur Dünya adlı gelecekçi yergici kitabıyla ününün zirvesindeydi.
Ancak her geçen gün gözleri onu daha da zorluyordu 1937’de ikliminin kendisine iyi geleceği düşüncesiyle Kaliforniya’ya yerleşti. Ününün farkında olan Hollywood’dan teklifler alıyordu. Birçok senaryoya imza attı. Bazıları da fazla fikirsel ve edebi oldukları gerekçesiyle geri çevrilecekti. Bir ara Hollywood’dan ayrılıp iyice ilerleyen körlüğüne çare bulmak için çölde yaşadı. Tanıştığı bir öğretmenin tavsiyesiyle bilimsel olmayan tekniklerle kendine şifa aradı. Ama umudu çok uzun sürmedi, daha iyi görmeye başladığına inansa da bir süre sonra hiçbir şeyin değişmediğini fark edecek ve Hollywood’a geri dönecekti. Amerika’yı ‘’temelde dans ve motor, çok az konuşma var sadece hareket ve gürültü, kanalizasyona boşalan atık su gürültüsü gibi’’ sözleriyle tanımlasa da ömrünün geri kalanını Hollywood’da geçirecekti.
Aldous Huxley, 1950’lerde psikedelik araştırmaları ve meskalin, liserjik asit deneyimleriyle tekrar gündeme geldi. Kendi üzerinde yaptığı deneyler doğrultusunda her gün düzenli olarak belli oranlarda aldığı uyuşturucu maddelerle algı kapılarının ötesine geçmeye çalışıyordu. Belki de kaybettiği görme yetisi onu daha derinlere, kendi içine, gözle görülemeyenleri keşfetmeye yönlendiriyordu.
Dünyayı algılama yetilerimizin üretici bir yapıdan çok eleyici bir işleyişe sahip olduğunu, insanın tüm evreni bir bütün olarak algılama ve hissetme şansı varken kendine kişisel küçük dünyacıklar oluşturduğunu söylüyor, beynin çoğu deneyimi eleyerek gerçek birikime engel olduğuna inanıyordu. Bu tutuculuğun önüne geçebilenlerinse, deneyimlerini ifade edebilmek için dil adı verilen sembol ve ima sanatını keşfettiklerini ve farklı deneyimler doğrultusunda farklı söyleyişler ve anlatımlar yarattıklarını vurguluyordu.
Bu bakış açısından tüm mesele beynin ve sinir sisteminin izin verdiği sınırların ötesine geçebilmekti. Ve oradan geri dönüp sıradan dünyanın sembolleriyle öteleri anlatabilmekti. İnsanların gözlerini yumduklarında ya da hayallerinde gördüklerini kulaklarının hemen ardından onlara fısıldayabilmek, sanki bilinçaltlarının okunduğunu onlara hissettirebilmekti. Kapıların ardındaki alacakaranlık koridorlarda, ışığın gösterdiğinden daha fazlasını görebilmek ve bunu anlatabilmekti. Bilinçaltlarına bir türlü erişemeyenlerin akıl ve gönül gözü olabilmekti.
İnsanlar göremediği şeyler hakkında hikayeler duymaktan her zaman hoşlanır. Masalsı bir hikaye dinlenirken gözlerin kapatılması bir davranış biçimi değil, gündelik nesnelerden içgörüye yapılan bir yolculuktur. Tanışıklık, ilginçliği azaltır. Görülemeyen ve bilinemeyenin esrarengizliği tanınmamışlığından gelir. Tanımak, keşif kadar tüketme gücüne de sahiptir çünkü. İnsanın kendinden en fazla uzaklaştığı an yepyeni bir şeyi tanımaya çalıştığı andır. Kendinden uzaklaşmak, başka hissetmek tekdüzelikten kurtarır ve insanı farklı bir algı boyutuna taşır. Gerçek sanatçılar bu içsel yolculuklara en sık çıkanlardır. Bu yüzden dünyada bedenen var olmamış milyarlarca karakter yaşar. Yaratılan, içlerden çıkarılan kitaplardan öteye geçen karakterler.
İnsan yeni şeyler veya insanlar tanırken kendinden uzaklaşır. Hayal gücü böyle işler.
Huxley’de kendi içine yaptığı yolculuklarda bedenin, maddenin ve ruhun çok ötelerini keşfetti. Gündelik ve sıradandan sıyrıldı. Ne kadar inkar edilse de insan en çok kendiyle beraberdir ve özünde en çok sıkıldığı şey de kendisidir. Tüm çabası kendini geliştirmek, yetiştirmek, daha iyi bir hale getirmektir, bu asla sona ermez. Asıl sebep kendinden sıkılmaktır, aşinalık bıkkınlık yaratır. Huxley’de tüm bu gündelik çelişkilerden uzaklaşarak hayal deneyimlerinin ışıltıları altında sıradanlık çamuruyla sıvanmış yaşamı aydınlatmaya çalıştı. Evreni değiştiren asıl gücün hayal gücü olduğuna inandı. Eğitimin sadece söze dayandığı bir dünyada, yüksek eğitime sahip olanların şaşırtıcı bir biçimde hayal dünyalarından uzaklaştıklarını ve keşiflere sadece bilimsel platformlarda oldukları sürece değer verdiklerini, bunun da sanat-bilim ilişkisini zedelediğini gördü.
Bilinmeyenin teknikle açığa çıkarılan kısmı, ruhla açığa çıkarılanın yanında, bir el bombasının atom bombasının yanındaki etkisi kadardı onun için.
Doğu felsefesine ve mistizme yöneldi. Hayal yolculuklarına devam etti. 1954 yılında yayınlayacağı Algı Kapıları kitabıyla bu yolculuklarında edindiği deneyimleri anlattı. Bu kitap beat kuşağı için kült bir kitap haline geldi. Jim Morrison’un da Algı Kapıları’ndan bir hayli etkilendi ve efsane rock grubunu The Doors’un ismi için ilham kaynağı oldu. Son yıllarını tüm ömrü boyunca yakasını bırakmayan körlükle ve kimyasal yolculuklarla geçirdi Aldous Huxley. 1962 yılında Los Angeles’taki evi yandı. Huxley kendi sözleriyle ‘’artık mülksüz ve geçmişi olmayan’’ bir adamdı. 22 Kasım 1963’te J.F.Kennedy’nin suikast sonucu öldüğü günde yaşama gözleri yumdu. Bir ömür boyunca belli belirsiz algıladığı fiziksel dünyayı, içsel yolculuklarıyla anlattı.
Yalın İnce
Algı Kapıları’ndan
‘’Kendimizi evrenin tek varisi olarak hissettiğimizde, deniz damarlarımızda aktığında…ve yıldızlar mücevherlerimiz olduğunda, bütün şeyler sonsuz ve kutsal olarak algılandığında, tamahkarlık veya kendini üstün görmek için güç peşinde koşmak için veya kasvetli zevk biçimleri için nasıl bir güdümüz olabilir?’’
Aldous Huxley’ den
Yirmi yıl sonraBundan 20 yıl sonra, yaptıkların değil, yapamadıkların için üzüleceksin. Dolayısıyla halatları çöz, güvenli limandan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet. Düşün, onları seyredecek birileri olmasaydı, kaç kişi mercedes otomobil alırdı. Bilimde ve güzel sanatlarda en üstün başarılar, tek başlarına çalışan kişiler tarafından elde edilmiştir.Hiçbir parkta bir kurul için dikilmiş bir anıt yoktur.Yapabileceğin kadar söz ver, sonra söz verdiğinden daha fazlasını yap. Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık bir tavuktur.Dertlerini gözyaşlarında boğmak isteyenlere dertlerin yüzme bildiğini söyle. Dalın ucuna gitmekten korkma, meyve oradadır. Büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir. Şans bukalemun gibidir, biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir. "Tarihte en etkili 100 kişi" adlı kitabı okudum, onların hepsiyle ortak olduğumuz tek şeyin zaman olduğunu hayretle gördüm. Günün sonunda kendini bir sokak köpeği kadar yorgun hissediyorsan, bu belki bütün gün hırladığın içindir. Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlamayabilirsin, şimdi başla! Şu anda bulunduğun yerden, elindekilerle başla. Gülümsediğinde güzelleşmeyen bir yüz hiç görmedim. Kimi zaman içindeki o sessiz sese uzmanlardan daha fazla güven. Aerodinamik yasalarına göre o tombul ve tüylü arının hiç uçmaması gerekiyordu. Herhalde bunu ona hiç kimse söylemedi ki, uçuyor. Zamanlarının büyük bir kısmını para kazanmak ve saklamakla geçiren insanlar, sonunda, en çok istediklerinin satın alınamayacak şeyler olduğunu anlarlar. Öteki insanlardan daha akıllı ol, yalnız bunu onlara söyleme! Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir. Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın. İyi çalışan, sık gülen ve çok seven başarıyı elde eder. İnsanın tüm evrende kesin olarak düzeltebileceği tek bir şey vardır; kendisi.
Çoğu inanış ve kültür öteki dünya ya da bir sonraki yaşam kavramını barındırıyor. Medeniyetler, toplumlar, sosyal örgütlenmeler bu inançlardan etkilenerek oluşuyor . Kültürler farklılaşıyor ve çeşitleniyor, bu yelpazenin genişliğini yaşama ve yaşam sonrasına bakışlar belirliyor bir anlamda. Ama toplumsal çatlaklar inançların tahtlarını da sarsıyor. Kültürlerin ruhları tüketiliyor. Eskisi gibi değil artık, bir toplum baskıyla, kurallarla, yasaklarla dolu bir hapishaneye tıkılmıyor. Bireyleri, özerklikleri, olgunlukları, tarihleri, seçme sanşlarından mahrum bırakacak bir büyük güce ve yaptırıma gerek yok.
Daha 1930’lu yıllarda, ileri teknolojik çağın çok başında kimsenin tahmin etmediği kehanetler ortaya atıyordu genç bir adam, gözleri neredeyse görmüyordu. Geçirdiği hastalık fiziksel görme yetisinin büyük bir kısmını elinden almıştı. Ne var ki o, geleceğin dönüşümünü, insanların tüketimin altında ezileceğini, üstlerindeki baskıdan zamanla hoşlanmaya başlayacaklarını, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojiyi yüceltmeye başlayacaklarını öngörüyordu.
Kitapların yasaklanmasından ya da düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasından korkmuyordu. İnsanların bilgisiz ve yetkisiz bırakılmalarından korkmuyordu. Gerçeğin insanlardan gizlenmesinden de korkmuyordu.
O, kitapların yasaklanmaya gerek duyulmayacağından çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağından korkuyordu. Pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar fazla bilgi yağmuruna tutulmaktan korkuyordu. Gerçeğin, doğruların ve adaletin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. İnsanın sonsuz eğlence açlığının her an doyumundan ve daha fazla karşılanmasından, insanın tepkisizleşmesinden, tepki ihtiyacı duymamasından korkuyordu.
Olacakları gözleri neredeyse görmezken tarif ediyordu Aldous Huxley.
Yaşamı boyunca hasarlı gözlerle dünyaya bakarken, ileride olacaklarla ilgili kehanetlerde bulunuyordu.
İnsan algılarının gitgide tek düzeleştirildiğini söylüyor ve fiziksel özelliklerine yabancılaşan, ruhlarından uzaklaşan nesilleri işaret ediyordu.
Aldous Huxley, bilimi ve sanatı büyük bir öngörüyle birleştirmişti. Darwin’in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley’in torunu, yine ünlü biyolog Julian Huxley’in kardeşiydi. Annesi şair ve denemeci Matthew Arnold’un yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise dergi sahibi ve yöneticiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren böylesine köklü bir aileden geliyordu. Bu miras doğrultusunda yaşamını edebiyat ve bilim üzerine geçirdi. Aldous Leonard Huxley, 26 Temmuz 1894’te İngiltere’de dünyaya geldi. Saygın aile ortamında, sürekli olarak babasının, dedesinin ve evlerine gelip giden bilim adamları ve edebiyatçıların arasında büyüdü. Okula başlamadan yaşam ve bilimle ilgili ilk eğitimlerini dedesinin tam donanımlı botanik laboratuarında alıyordu. Ailede üzerine en çok titreyen annesiydi. Ciddi ve sürekli çalışan erkeklerin arasında bilgiyle donanırken, ilgi ve şefkatten mahrum kalacağından korkuyordu oğlunun. Ama Huxley 14 yaşına geldiğinde annesini, koruyucu meleğini kaybedecekti. Bu olayın ardından hızlı bir çöküntü içine giren aile kısa zamanda dağıldı. Huxley’nin gözlerinde sorunlar başlamıştı ve neredeyse görme yetisini tamamen kaybetti. O sıralarda biyoloji üzerine eğitim görmekteydi fakat sağlık problemi yüzünden ayrılmak zorunda kaldı. Ardından kardeşinin intihar etmesiyle tamamen sarsılan Huxley tüm gençliğini bu olayların etkisinde kalarak yaşadı.
Bilim eğitiminden ayrılarak Balliol Kolejinde İngiliz edebiyatı okumaya başladı ve 22 yaşında okulu başarıyla tamamladı. Yirmili yaşlarında sıkı bir disiplinle yazmaya koyuldu. Askerlikten muaf tutuldu ve bir süre bir çiftlikte çalıştı. 1919’da 25 yaşındayken Belçikalı Maria Nijs ile evlendi ve bir oğlu oldu. İki yıl sonra tanınmasını sağlayan ilk romanı Krom Sarısı’nı yayınladı. 1930’a kadar İtalya’da sonraki yedi yılda Fransa’da yaşadı. Bu yıllarda Avrupada ki sanatsal gelişmeleri yakından takip etti.
1932’de yazdığı Cesur Dünya adlı gelecekçi yergici kitabıyla ününün zirvesindeydi.
Ancak her geçen gün gözleri onu daha da zorluyordu 1937’de ikliminin kendisine iyi geleceği düşüncesiyle Kaliforniya’ya yerleşti. Ününün farkında olan Hollywood’dan teklifler alıyordu. Birçok senaryoya imza attı. Bazıları da fazla fikirsel ve edebi oldukları gerekçesiyle geri çevrilecekti. Bir ara Hollywood’dan ayrılıp iyice ilerleyen körlüğüne çare bulmak için çölde yaşadı. Tanıştığı bir öğretmenin tavsiyesiyle bilimsel olmayan tekniklerle kendine şifa aradı. Ama umudu çok uzun sürmedi, daha iyi görmeye başladığına inansa da bir süre sonra hiçbir şeyin değişmediğini fark edecek ve Hollywood’a geri dönecekti. Amerika’yı ‘’temelde dans ve motor, çok az konuşma var sadece hareket ve gürültü, kanalizasyona boşalan atık su gürültüsü gibi’’ sözleriyle tanımlasa da ömrünün geri kalanını Hollywood’da geçirecekti.
Aldous Huxley, 1950’lerde psikedelik araştırmaları ve meskalin, liserjik asit deneyimleriyle tekrar gündeme geldi. Kendi üzerinde yaptığı deneyler doğrultusunda her gün düzenli olarak belli oranlarda aldığı uyuşturucu maddelerle algı kapılarının ötesine geçmeye çalışıyordu. Belki de kaybettiği görme yetisi onu daha derinlere, kendi içine, gözle görülemeyenleri keşfetmeye yönlendiriyordu.
Dünyayı algılama yetilerimizin üretici bir yapıdan çok eleyici bir işleyişe sahip olduğunu, insanın tüm evreni bir bütün olarak algılama ve hissetme şansı varken kendine kişisel küçük dünyacıklar oluşturduğunu söylüyor, beynin çoğu deneyimi eleyerek gerçek birikime engel olduğuna inanıyordu. Bu tutuculuğun önüne geçebilenlerinse, deneyimlerini ifade edebilmek için dil adı verilen sembol ve ima sanatını keşfettiklerini ve farklı deneyimler doğrultusunda farklı söyleyişler ve anlatımlar yarattıklarını vurguluyordu.
Bu bakış açısından tüm mesele beynin ve sinir sisteminin izin verdiği sınırların ötesine geçebilmekti. Ve oradan geri dönüp sıradan dünyanın sembolleriyle öteleri anlatabilmekti. İnsanların gözlerini yumduklarında ya da hayallerinde gördüklerini kulaklarının hemen ardından onlara fısıldayabilmek, sanki bilinçaltlarının okunduğunu onlara hissettirebilmekti. Kapıların ardındaki alacakaranlık koridorlarda, ışığın gösterdiğinden daha fazlasını görebilmek ve bunu anlatabilmekti. Bilinçaltlarına bir türlü erişemeyenlerin akıl ve gönül gözü olabilmekti.
İnsanlar göremediği şeyler hakkında hikayeler duymaktan her zaman hoşlanır. Masalsı bir hikaye dinlenirken gözlerin kapatılması bir davranış biçimi değil, gündelik nesnelerden içgörüye yapılan bir yolculuktur. Tanışıklık, ilginçliği azaltır. Görülemeyen ve bilinemeyenin esrarengizliği tanınmamışlığından gelir. Tanımak, keşif kadar tüketme gücüne de sahiptir çünkü. İnsanın kendinden en fazla uzaklaştığı an yepyeni bir şeyi tanımaya çalıştığı andır. Kendinden uzaklaşmak, başka hissetmek tekdüzelikten kurtarır ve insanı farklı bir algı boyutuna taşır. Gerçek sanatçılar bu içsel yolculuklara en sık çıkanlardır. Bu yüzden dünyada bedenen var olmamış milyarlarca karakter yaşar. Yaratılan, içlerden çıkarılan kitaplardan öteye geçen karakterler.
İnsan yeni şeyler veya insanlar tanırken kendinden uzaklaşır. Hayal gücü böyle işler.
Huxley’de kendi içine yaptığı yolculuklarda bedenin, maddenin ve ruhun çok ötelerini keşfetti. Gündelik ve sıradandan sıyrıldı. Ne kadar inkar edilse de insan en çok kendiyle beraberdir ve özünde en çok sıkıldığı şey de kendisidir. Tüm çabası kendini geliştirmek, yetiştirmek, daha iyi bir hale getirmektir, bu asla sona ermez. Asıl sebep kendinden sıkılmaktır, aşinalık bıkkınlık yaratır. Huxley’de tüm bu gündelik çelişkilerden uzaklaşarak hayal deneyimlerinin ışıltıları altında sıradanlık çamuruyla sıvanmış yaşamı aydınlatmaya çalıştı. Evreni değiştiren asıl gücün hayal gücü olduğuna inandı. Eğitimin sadece söze dayandığı bir dünyada, yüksek eğitime sahip olanların şaşırtıcı bir biçimde hayal dünyalarından uzaklaştıklarını ve keşiflere sadece bilimsel platformlarda oldukları sürece değer verdiklerini, bunun da sanat-bilim ilişkisini zedelediğini gördü.
Bilinmeyenin teknikle açığa çıkarılan kısmı, ruhla açığa çıkarılanın yanında, bir el bombasının atom bombasının yanındaki etkisi kadardı onun için.
Doğu felsefesine ve mistizme yöneldi. Hayal yolculuklarına devam etti. 1954 yılında yayınlayacağı Algı Kapıları kitabıyla bu yolculuklarında edindiği deneyimleri anlattı. Bu kitap beat kuşağı için kült bir kitap haline geldi. Jim Morrison’un da Algı Kapıları’ndan bir hayli etkilendi ve efsane rock grubunu The Doors’un ismi için ilham kaynağı oldu. Son yıllarını tüm ömrü boyunca yakasını bırakmayan körlükle ve kimyasal yolculuklarla geçirdi Aldous Huxley. 1962 yılında Los Angeles’taki evi yandı. Huxley kendi sözleriyle ‘’artık mülksüz ve geçmişi olmayan’’ bir adamdı. 22 Kasım 1963’te J.F.Kennedy’nin suikast sonucu öldüğü günde yaşama gözleri yumdu. Bir ömür boyunca belli belirsiz algıladığı fiziksel dünyayı, içsel yolculuklarıyla anlattı.
Yalın İnce
Algı Kapıları’ndan
‘’Kendimizi evrenin tek varisi olarak hissettiğimizde, deniz damarlarımızda aktığında…ve yıldızlar mücevherlerimiz olduğunda, bütün şeyler sonsuz ve kutsal olarak algılandığında, tamahkarlık veya kendini üstün görmek için güç peşinde koşmak için veya kasvetli zevk biçimleri için nasıl bir güdümüz olabilir?’’
Aldous Huxley’ den
Yirmi yıl sonraBundan 20 yıl sonra, yaptıkların değil, yapamadıkların için üzüleceksin. Dolayısıyla halatları çöz, güvenli limandan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet. Düşün, onları seyredecek birileri olmasaydı, kaç kişi mercedes otomobil alırdı. Bilimde ve güzel sanatlarda en üstün başarılar, tek başlarına çalışan kişiler tarafından elde edilmiştir.Hiçbir parkta bir kurul için dikilmiş bir anıt yoktur.Yapabileceğin kadar söz ver, sonra söz verdiğinden daha fazlasını yap. Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık bir tavuktur.Dertlerini gözyaşlarında boğmak isteyenlere dertlerin yüzme bildiğini söyle. Dalın ucuna gitmekten korkma, meyve oradadır. Büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir. Şans bukalemun gibidir, biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir. "Tarihte en etkili 100 kişi" adlı kitabı okudum, onların hepsiyle ortak olduğumuz tek şeyin zaman olduğunu hayretle gördüm. Günün sonunda kendini bir sokak köpeği kadar yorgun hissediyorsan, bu belki bütün gün hırladığın içindir. Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlamayabilirsin, şimdi başla! Şu anda bulunduğun yerden, elindekilerle başla. Gülümsediğinde güzelleşmeyen bir yüz hiç görmedim. Kimi zaman içindeki o sessiz sese uzmanlardan daha fazla güven. Aerodinamik yasalarına göre o tombul ve tüylü arının hiç uçmaması gerekiyordu. Herhalde bunu ona hiç kimse söylemedi ki, uçuyor. Zamanlarının büyük bir kısmını para kazanmak ve saklamakla geçiren insanlar, sonunda, en çok istediklerinin satın alınamayacak şeyler olduğunu anlarlar. Öteki insanlardan daha akıllı ol, yalnız bunu onlara söyleme! Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir. Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın. İyi çalışan, sık gülen ve çok seven başarıyı elde eder. İnsanın tüm evrende kesin olarak düzeltebileceği tek bir şey vardır; kendisi.
Neyzen Tevfik - Hiç
HİÇİN PEŞİNDE
Yaşama ortalama bir bakışla elde edilen anılar cetvelinin hangi ucu insan ruhunun bilinmezliklerini, hayatın gizli kalmış, yaşanmamış ve görülmemiş taraflarını ölçebilir…
Bu yavan hesaptan ortaya çıkan, algıları ne kadar sorgulayabilir, ne kadar derinleştirebilir. Günlük yaşamın bezgin ritmini sindirenler, bir maceraya hangi hevesle atılabilirler. Elde edilecekler listeleri, son nefeslerinde bile bitmeyenler, dünyanın ruhuna incelik adına ne katabilirler.
Sıradana talim, karanlığa hakim bu düzene körü körüne bağlananlar özgürlüğün peşinden hangi ateşle koşabilirler. Yeterli bir birey gibi hissedebilmek için dünyevi silahlarla dört bir yanını kuşatmak için birbirini yiyen insanlar, dünyayı değiştirecek gücü hangi samimiyetle arayabilirler. Adına rekabet, kişisel donanım, gelecek garantisi, kariyer denen tüm ömür törpüleri, ruhları bedenlerden sökerken ve sıradan insanın tek porsiyonluk tutkuları daha da içeriksizleşirken, maddiyat tapınılası, uğrunda soysuzlaşılacak kadar bilinci büyüleyen kara bir delik haline gelmişken, toplum ahlaki çarpıklıklara ve siyasi yolsuzluklara direnç yaratacağına, oluşan karmaşada pundun peşinden koşup düzensizliğe prim verirken, din ve dil yobazların elinde her türlü manipülasyonu yapabilecekleri bir silah olmuşken, hangi üst bilinç, ayık kafa ve ileri görüş tüm bunlara karşı ömrünü helak ederek isyan edebilir…
Neyzen Tevfik…
Aklıyla gerçeği, kalbiyle aşkı arayan, mutlak özgürlüğün peşinden ruhunu dolduran isyankarlık ve insan sevgisiyle koşan, gündelik hayatın bozukluklarına, bayağılığına küfreden, adaletsizliğe öfke yağdıran, ruhunun göçmüş uçlarını aklından tahtalar sökerek gideren, hayat dolu nefesiyle neyde can bulmuş, meyde can vermiş sergüzeşt, berduş sanatkar, Neyzen Tevfik…
Devrinin en ünlü ney üstadı, kendinden sonraki ney sanatkarlarını derinden etkilemiş Neyzen Tevfik, 24 Mart 1879’ da Bodrum’ da doğdu. Küçük bir çocukken sahilden okula yaptığı yürüyüşlerde denizin dalgaları ruhuna öyle dokunuşlar yapacaktı ki, bu dokunuşlar ilerde Neyzen’ in neye dokunan parmaklarında ve üfleyen dudağında can bulacaklardı. Çocukluğunun geçtiği kasabanın kahvesi, babasıyla çıktığı yürüyüşlerin dinlenme ve dinleme noktasıydı. Kahvenin etrafında dervişlerin ne çaldığını sorduğunda, babasının dudağından damlayan ‘’ney evladım’’ cevabıyla Tevfik, neyzenliğe ilk adımın atmıştı.
Ege Denizi’ nin enginliği, Neyzen Tevfik’ in ruhunda özgürlüğe düşkünlük olarak vücud buldu ve onu bir ömür bu özgürlük uğrunda sanatkarlıktan derbederliğe uzanan geniş bir ruhani yolculuğa çıkardı. Neyle tanışıklığından sonra bu sesin güzelliğinin peşinden sürüklenişi ve hiçe varma yolculuğu başladı. Denizin ve neyin onu bu kadar derinden sarmasıyla birlikte, onu dehşete sürükleyen ve hayatında akıl tahtalarının bir bir eksilmesine öncülük edecek başka bir şey daha vardı. Kasabanın meydanından gelen çalgı seslerine çocukça bir heyecan ve hevesle ilgi gösterdiğinde yaklaşan kalabalığın ellerinde dönemin vatanhaini olarak görülen isyancılarının kesik başlarını görmesi ruhunun derinliklerine onu bir ömür rahat bırakmayacak bir sarsıntıyla yerleşti. Bu olayın etkileri tüm çocukluğu boyunca yakasını bırakmayacak, sara hastalığını ve yerli yersiz bayılmalarını tetikleyecekti. Neyzen Tevfik’ in ince ruhu derinden hasar görmüştü, babasının tüm isteğine rağmen tahsiline devam etmedi. Büyük aşkı neyinden uzak kalacağı hiçbir ortamı benimsemiyordu.
İzmir Mevlevihanesine girmesiyle sanatını daha geniş ortamlara yayabilmiş ve dönemin seçkin kişileriyle tanışmıştı. İstanbul’ a gidişi, ününün kısa zamanda artmasını sağlayacaktı. Zekası ve sevimliliğiyle, yara açmayan küfür ve hicivleriyle, büyüleyici neyiyle saraylarda aranılan ve sevilen biri haline gelecekti. Buna rağmen ruhu hala sıkılmakta ve aradığını tam olarak bulamamaktaydı. Dostları ve ahbapları arasında dönemin tanınır, ünlü kişileri olduğu gibi her türlü berduş da vardı. Kimi için uçlarda gezinmek gibi görünecek şeyler, Neyzen için hayatın doğal akışının sonuçlarıydı. Sarayların konforlu ve pahalı dünyasına sıklıkla girip çıksa da yinede hayatının en güzel ve mutlu zamanlarını hırsızlarla, ayyaşlarla, esrarkeşlerle geçirdiği zamanlar olarak görüyordu.
Neyzen içinden geldiği gibi, tüm otorite ve düzen koyucu güçlere muhalif, kuralları yıkıcı yaşadı. Doğanın düzenine bile isyan ettiği oldu, yerçekimine karşı koyabilmek adına ruhunu bedeninden sıyırmak için her türlü yolu denedi, bedellerin farkında olarak, bedellere rağmen. Çevresini ve benliğini saran tüm baskı unsurlarından ve bizzat kendi yapısının acı veren tesirinden sıyrılmak, özgürlüğe daha yaklaşmak için bu yolu açacağını düşündüğü herşeyi kullandı. İçki, esrar, afyon gibi bir üst ruh hali sağlayıcılarıyla çok merdivenler çıktı ve epeyce yükseldi.
Lafını hiç sakınmadı, İstanbul’ da düzen karşıtı sözleri sebebiyle defalarca sorgulandı, tutuklandı. Kurtulduğunda dönem arkadaşlarına zararı dokunur çekincesiyle kendini Galata ve Beyoğlu’ nun izbe sokaklarına savurdu. Çok geçmeden bu derbederliğe katlanamadı ve çareyi İstanbul’ dan ayrılmakta buldu.
1903 yılında İstanbul’ u terkedecekti. Yönetimin baskısına baş kaldırarak Mısır’ a kaçacaktı. Hala tam olarak neler yaptığı bilinmeyen esrarlarla dolu yedi yıl geçirecekti. Mısır’ da da İstanbul’ da olduğu gibi bazen saraylarda bazen kahvehanelerde, sokak aralarında meyini çekiyor ve içindeki tüm acıyı neyine üfleyerek kayboluyor, başka alemlere yükseliyordu. Mısır yıllarında da her zaman olduğu gibi parasızdı, dönüşünü bile zar zor gerçekleştirecekti. Nasıl olsa tanrı mekandan uzaktı, Neyzen’ de paradan.
İkinci Meşrutiyet’ in ilanıyla Mısır’ dan ayrıldı. Önce İzmir ardından da İstanbul’ a döndü. 1919’ da ‘’Hiç’’ i yayımladı. 1920’ lerde tımarhaneyle tanıştı. Bilinç düzeyi, her daim istediği koşulsuz boşvermişlik ve mutlak özgürlüğü kalbinde bir uhde olarak bırakıyordu. Bu bilinç ve hiçliğin arasında ruhunun çektiği acılar daha da katmerleniyordu. Herşeyden önce kendinden sıyrılmak için içiyordu ve üflüyordu. Bilincinin hayaliyle örtüşmemesinin verdiği ağırlık fazlalaştığında kendini tımarhaneye kapattıran bir deliydi o, yattığı hücrenin ona en çok yakışan, ruhuyla başbaşa kalmak imkanı veren yeryüzü cenneti olduğunu düşünecek bir veliydi.
Fani alemler kadar, ruhani alemlerde de dolaştı. Bedenini meyiyle demlerken, neyiyle ruhunu arındırıyordu. Akıl fazlalığıyla, ruhunun acısı arasında gitgeller de çok göçüşler yaşadı. 1940’ lı yıllarda Bakırköy Akıl Hastanesi’ nin 21 nolu koğuşu ona ayrılır, istediği zaman gelir, yatar, dinlenir ve çıkar giderdi.
1949’ da ‘’ Azab-ı Mukaddes’’ yayınlandı. 1951 yılında ‘’Onu Affettim’’ adında bir filmde önemli bir rol aldı, ardından ‘’Ağlayan Şarkı’’ adında bir diğer filmde daha oynadı. Eğlendirdiği kadar anlaşılamayacağının bilinci onu daha da yalpalatıyordu ama bununla da kendini eğlendirmeyi beceriyordu.
Bir ömrü, başı-sonu belli olmayan bir sürüncemede düşünmeden, hissetmeden, sorgulamadan ve hesap sormadan geçirmek… Sınırı bilinmeyen meziyetlerle dolu ruhu, doğanın güzelliklerinden mahrum bırakmak… Işıksızlıktan yakınıp karanlıkta oturmak ve gözünün seçebildikleriyle yetinmek… Bu seçimden sonsuza kadar rahatsız olmak ama yine de garip bir kabullenmişlikle oluşmuş düzene karşı gelmemek… Ortalama bir bireyin tüm hayatı boyunca seçerek yada seçmeyerek, zorunluluktan yada herhangi başka bir sebepten yaptığı eylemsizlikler bütünü…Neyzen ise ömrünün hiçbir döneminde ortalama davranmadı ve bunlara karşı durdu. Farklılığı ve tabiatı itibariyle kişisel özelliklerinin yönelimi ve hayata karşı tutumu onu sıradan insanların avunduğu ‘’serüvenci’’ haline getirdi.
Neyzen Tevfik neyi dergahtan çıkartıp halkın ayağına götürdü, hiçbir siyaset adamının, toplum bilimcinin ve sanatçının yapamadığını ölümüyle yaptı. Devlet adamından, akademisyenine, bilim adamından edebiyatçısına, sarhoşundan, esrarkeşinden, serserisine hepsini buluşturmuş, omuz omuza yürütmüştü.
Bir kova suyu damla damla içsen de, bir kere de içsen de su biter diyordu. Hayatı ve tüm güzellikleri bir kerede kucaklayıverdi, meyiyle, neyiyle acısını damla damla süzdü ruhundan, bitiremeden gitti, inişli-çıkışlı, fırtınalı, benzeri olmayan, taklit edilemeyecek, serüvenlerle dolu yolculuğunu 28 Ocak 1953’ te noktaladı.
‘’ Uyuşmadı gönlüm merd ile zenle,
Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle,
Hicran köşesinde bozuk düzenle
Neyzen’ e her telden çaldırdın felek.’’
Yaşama ortalama bir bakışla elde edilen anılar cetvelinin hangi ucu insan ruhunun bilinmezliklerini, hayatın gizli kalmış, yaşanmamış ve görülmemiş taraflarını ölçebilir…
Bu yavan hesaptan ortaya çıkan, algıları ne kadar sorgulayabilir, ne kadar derinleştirebilir. Günlük yaşamın bezgin ritmini sindirenler, bir maceraya hangi hevesle atılabilirler. Elde edilecekler listeleri, son nefeslerinde bile bitmeyenler, dünyanın ruhuna incelik adına ne katabilirler.
Sıradana talim, karanlığa hakim bu düzene körü körüne bağlananlar özgürlüğün peşinden hangi ateşle koşabilirler. Yeterli bir birey gibi hissedebilmek için dünyevi silahlarla dört bir yanını kuşatmak için birbirini yiyen insanlar, dünyayı değiştirecek gücü hangi samimiyetle arayabilirler. Adına rekabet, kişisel donanım, gelecek garantisi, kariyer denen tüm ömür törpüleri, ruhları bedenlerden sökerken ve sıradan insanın tek porsiyonluk tutkuları daha da içeriksizleşirken, maddiyat tapınılası, uğrunda soysuzlaşılacak kadar bilinci büyüleyen kara bir delik haline gelmişken, toplum ahlaki çarpıklıklara ve siyasi yolsuzluklara direnç yaratacağına, oluşan karmaşada pundun peşinden koşup düzensizliğe prim verirken, din ve dil yobazların elinde her türlü manipülasyonu yapabilecekleri bir silah olmuşken, hangi üst bilinç, ayık kafa ve ileri görüş tüm bunlara karşı ömrünü helak ederek isyan edebilir…
Neyzen Tevfik…
Aklıyla gerçeği, kalbiyle aşkı arayan, mutlak özgürlüğün peşinden ruhunu dolduran isyankarlık ve insan sevgisiyle koşan, gündelik hayatın bozukluklarına, bayağılığına küfreden, adaletsizliğe öfke yağdıran, ruhunun göçmüş uçlarını aklından tahtalar sökerek gideren, hayat dolu nefesiyle neyde can bulmuş, meyde can vermiş sergüzeşt, berduş sanatkar, Neyzen Tevfik…
Devrinin en ünlü ney üstadı, kendinden sonraki ney sanatkarlarını derinden etkilemiş Neyzen Tevfik, 24 Mart 1879’ da Bodrum’ da doğdu. Küçük bir çocukken sahilden okula yaptığı yürüyüşlerde denizin dalgaları ruhuna öyle dokunuşlar yapacaktı ki, bu dokunuşlar ilerde Neyzen’ in neye dokunan parmaklarında ve üfleyen dudağında can bulacaklardı. Çocukluğunun geçtiği kasabanın kahvesi, babasıyla çıktığı yürüyüşlerin dinlenme ve dinleme noktasıydı. Kahvenin etrafında dervişlerin ne çaldığını sorduğunda, babasının dudağından damlayan ‘’ney evladım’’ cevabıyla Tevfik, neyzenliğe ilk adımın atmıştı.
Ege Denizi’ nin enginliği, Neyzen Tevfik’ in ruhunda özgürlüğe düşkünlük olarak vücud buldu ve onu bir ömür bu özgürlük uğrunda sanatkarlıktan derbederliğe uzanan geniş bir ruhani yolculuğa çıkardı. Neyle tanışıklığından sonra bu sesin güzelliğinin peşinden sürüklenişi ve hiçe varma yolculuğu başladı. Denizin ve neyin onu bu kadar derinden sarmasıyla birlikte, onu dehşete sürükleyen ve hayatında akıl tahtalarının bir bir eksilmesine öncülük edecek başka bir şey daha vardı. Kasabanın meydanından gelen çalgı seslerine çocukça bir heyecan ve hevesle ilgi gösterdiğinde yaklaşan kalabalığın ellerinde dönemin vatanhaini olarak görülen isyancılarının kesik başlarını görmesi ruhunun derinliklerine onu bir ömür rahat bırakmayacak bir sarsıntıyla yerleşti. Bu olayın etkileri tüm çocukluğu boyunca yakasını bırakmayacak, sara hastalığını ve yerli yersiz bayılmalarını tetikleyecekti. Neyzen Tevfik’ in ince ruhu derinden hasar görmüştü, babasının tüm isteğine rağmen tahsiline devam etmedi. Büyük aşkı neyinden uzak kalacağı hiçbir ortamı benimsemiyordu.
İzmir Mevlevihanesine girmesiyle sanatını daha geniş ortamlara yayabilmiş ve dönemin seçkin kişileriyle tanışmıştı. İstanbul’ a gidişi, ününün kısa zamanda artmasını sağlayacaktı. Zekası ve sevimliliğiyle, yara açmayan küfür ve hicivleriyle, büyüleyici neyiyle saraylarda aranılan ve sevilen biri haline gelecekti. Buna rağmen ruhu hala sıkılmakta ve aradığını tam olarak bulamamaktaydı. Dostları ve ahbapları arasında dönemin tanınır, ünlü kişileri olduğu gibi her türlü berduş da vardı. Kimi için uçlarda gezinmek gibi görünecek şeyler, Neyzen için hayatın doğal akışının sonuçlarıydı. Sarayların konforlu ve pahalı dünyasına sıklıkla girip çıksa da yinede hayatının en güzel ve mutlu zamanlarını hırsızlarla, ayyaşlarla, esrarkeşlerle geçirdiği zamanlar olarak görüyordu.
Neyzen içinden geldiği gibi, tüm otorite ve düzen koyucu güçlere muhalif, kuralları yıkıcı yaşadı. Doğanın düzenine bile isyan ettiği oldu, yerçekimine karşı koyabilmek adına ruhunu bedeninden sıyırmak için her türlü yolu denedi, bedellerin farkında olarak, bedellere rağmen. Çevresini ve benliğini saran tüm baskı unsurlarından ve bizzat kendi yapısının acı veren tesirinden sıyrılmak, özgürlüğe daha yaklaşmak için bu yolu açacağını düşündüğü herşeyi kullandı. İçki, esrar, afyon gibi bir üst ruh hali sağlayıcılarıyla çok merdivenler çıktı ve epeyce yükseldi.
Lafını hiç sakınmadı, İstanbul’ da düzen karşıtı sözleri sebebiyle defalarca sorgulandı, tutuklandı. Kurtulduğunda dönem arkadaşlarına zararı dokunur çekincesiyle kendini Galata ve Beyoğlu’ nun izbe sokaklarına savurdu. Çok geçmeden bu derbederliğe katlanamadı ve çareyi İstanbul’ dan ayrılmakta buldu.
1903 yılında İstanbul’ u terkedecekti. Yönetimin baskısına baş kaldırarak Mısır’ a kaçacaktı. Hala tam olarak neler yaptığı bilinmeyen esrarlarla dolu yedi yıl geçirecekti. Mısır’ da da İstanbul’ da olduğu gibi bazen saraylarda bazen kahvehanelerde, sokak aralarında meyini çekiyor ve içindeki tüm acıyı neyine üfleyerek kayboluyor, başka alemlere yükseliyordu. Mısır yıllarında da her zaman olduğu gibi parasızdı, dönüşünü bile zar zor gerçekleştirecekti. Nasıl olsa tanrı mekandan uzaktı, Neyzen’ de paradan.
İkinci Meşrutiyet’ in ilanıyla Mısır’ dan ayrıldı. Önce İzmir ardından da İstanbul’ a döndü. 1919’ da ‘’Hiç’’ i yayımladı. 1920’ lerde tımarhaneyle tanıştı. Bilinç düzeyi, her daim istediği koşulsuz boşvermişlik ve mutlak özgürlüğü kalbinde bir uhde olarak bırakıyordu. Bu bilinç ve hiçliğin arasında ruhunun çektiği acılar daha da katmerleniyordu. Herşeyden önce kendinden sıyrılmak için içiyordu ve üflüyordu. Bilincinin hayaliyle örtüşmemesinin verdiği ağırlık fazlalaştığında kendini tımarhaneye kapattıran bir deliydi o, yattığı hücrenin ona en çok yakışan, ruhuyla başbaşa kalmak imkanı veren yeryüzü cenneti olduğunu düşünecek bir veliydi.
Fani alemler kadar, ruhani alemlerde de dolaştı. Bedenini meyiyle demlerken, neyiyle ruhunu arındırıyordu. Akıl fazlalığıyla, ruhunun acısı arasında gitgeller de çok göçüşler yaşadı. 1940’ lı yıllarda Bakırköy Akıl Hastanesi’ nin 21 nolu koğuşu ona ayrılır, istediği zaman gelir, yatar, dinlenir ve çıkar giderdi.
1949’ da ‘’ Azab-ı Mukaddes’’ yayınlandı. 1951 yılında ‘’Onu Affettim’’ adında bir filmde önemli bir rol aldı, ardından ‘’Ağlayan Şarkı’’ adında bir diğer filmde daha oynadı. Eğlendirdiği kadar anlaşılamayacağının bilinci onu daha da yalpalatıyordu ama bununla da kendini eğlendirmeyi beceriyordu.
Bir ömrü, başı-sonu belli olmayan bir sürüncemede düşünmeden, hissetmeden, sorgulamadan ve hesap sormadan geçirmek… Sınırı bilinmeyen meziyetlerle dolu ruhu, doğanın güzelliklerinden mahrum bırakmak… Işıksızlıktan yakınıp karanlıkta oturmak ve gözünün seçebildikleriyle yetinmek… Bu seçimden sonsuza kadar rahatsız olmak ama yine de garip bir kabullenmişlikle oluşmuş düzene karşı gelmemek… Ortalama bir bireyin tüm hayatı boyunca seçerek yada seçmeyerek, zorunluluktan yada herhangi başka bir sebepten yaptığı eylemsizlikler bütünü…Neyzen ise ömrünün hiçbir döneminde ortalama davranmadı ve bunlara karşı durdu. Farklılığı ve tabiatı itibariyle kişisel özelliklerinin yönelimi ve hayata karşı tutumu onu sıradan insanların avunduğu ‘’serüvenci’’ haline getirdi.
Neyzen Tevfik neyi dergahtan çıkartıp halkın ayağına götürdü, hiçbir siyaset adamının, toplum bilimcinin ve sanatçının yapamadığını ölümüyle yaptı. Devlet adamından, akademisyenine, bilim adamından edebiyatçısına, sarhoşundan, esrarkeşinden, serserisine hepsini buluşturmuş, omuz omuza yürütmüştü.
Bir kova suyu damla damla içsen de, bir kere de içsen de su biter diyordu. Hayatı ve tüm güzellikleri bir kerede kucaklayıverdi, meyiyle, neyiyle acısını damla damla süzdü ruhundan, bitiremeden gitti, inişli-çıkışlı, fırtınalı, benzeri olmayan, taklit edilemeyecek, serüvenlerle dolu yolculuğunu 28 Ocak 1953’ te noktaladı.
‘’ Uyuşmadı gönlüm merd ile zenle,
Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle,
Hicran köşesinde bozuk düzenle
Neyzen’ e her telden çaldırdın felek.’’
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
