13 Ocak 2008 Pazar

William Golding - Kral Fix

NOBELLİ EVLAT

Babalar ne kadar güçlüyse, evlatların işi bir o kadar zor.
Gölgeler ne kadar büyükse, altından kaçmakta bir o kadar zor.
Benim babam da böyle biriydi işte. Kuvvetli, saygın, başarılı, dürüst…
Herkesin tereddüt etmeden saygı duyacağı biri.
Bilgiye âşık, araştırmacı, çok yönlü ve özgür düşünceli.
Dallarının altında huzur bulduğunuz dev bir çınar…
Farkında olmadan güneşinizi kesen yapraklarına hayranlık beslediğiniz köklü bir ağaç…
Alec böyle biriydi işte, babamdı. O işçi bir babanın oğluydu, ben de öğretmen bir babanın oğluyum. Her konuda takdir edilecek seviyede bilgi sahibiydi. Müziğe öylesine düşkündü ki evimizin bahçesi her akşam bir konser alanına dönüşüyordu. Babam keman, viyola, çello ve piyanoyu çok iyi çalardı. Her akşam işlerinden dönen insanlar evimizin önünde bekleşirler ve babamın müziğini dinleyerek evlerine geç kalırlardı. Babam her türlü telli enstrümanı çalmama izin verdi. Ama üflemelileri yasakladı. Ciğerlerime zarar vereceğine inanıyordu. Ve hayatım boyunca hep üflemeli çalgılar çalmak istedim.
Huzurlu bir akşamüstü ulu bir çınarın altındaki ferahlatıcı serinlik aynı zamanda güneşimi kesen yapraklarıyla hışırdamaya devam ediyordu.
Bazen düşünüyorum. İnsanların ağaçlar gibi üreme olasılığına takılıyor kafam. Bir ağaç, ailesiz, bağsız, tek. Tüm benliğiyle ormanın bir parçası.
İnsanın barındıramayacağı incelikte özgür. Sevgi ve bağlılık farkında olmadan mahkûmiyetler yaratıyor. Ben de kendimi uzun bir süre bilinçsiz olarak babamın gölgesinde hissettim. Bağlılık mahkûmiyeti doğurdu. Bundan çok önceleri kurtulmalıydım, ya da o beni itmeliydi.
Ama tutkuyu dönüştürmek, içinden söküp atmak kolay olmuyor.
Babama tutkun, tutkulu bir evlattım bende. Onun hep kazanmasını ve onu yenmeyi istiyordum. Oğullar babalarının hiçbir zaman kaybetmemelerini isterler ve yine onları yenebilen tek kişi olmayı da.
Babam dama oynamaktan hoşlanıyordu. Fazla karmaşık bulduğu satrançtan bir parça uzak duruyordu. Ama bana satrancı öğretmesini sağladım. Ve iyi bir oyuncu haline geldim, hatta düzenlenen turnuvalarda ödüller bile aldım. Aslında tek amacım babamı satrançta yenebilmekti.

Çocukluğumu düşündüğümde bana sürekli kızan anneme hak veriyorum doğrusu. Aslında ne zaman yardım istesem hep yanımda oldu ve benden ilgisini asla eksik etmedi. Ama ilkel bir gözden bakınca o bir kadındı ve bende küçükte olsa bir erkektim. O baskın bir kadın ben de kaba bir zekâya sahip katlanılmaz haşarılıkta bir hergeleydim.
Aşkımız sonsuzdu ama ilişkimiz darmadağın…

Okumayı ne zaman öğrendiğimi hatırlayamıyorum. Çok erkendi, sadece bu kadar. Ama okumanın iyi bir arkadaşlık ilişkisi olduğunu yalnızlığımı fark ettiğimde öğrendim. Babam tüm donanımına rağmen uzak bir insandı. Dünyada kimse kalmasa kendi kendine yetebilecek biriydi. Yalnızlığı seviyordu ya da en büyük yalanı buydu. Nasıl yazar olmadığını hala anlamıyorum. En büyük sevgileri ve yalanları aynı olan insanların hamurundan geliyordu oysa…



Melodilerle, notalarla, kitaplarla azaltmaya çalıştığım yalnızlığıma bir darbede denizden indirmek istedim. En büyük keyiflerimden biriydi denizcilik, İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri’nde görev yaptım. Vahşi ve katıksız özgürlük denizde olmak, avcı ruhu kabartan, erkek doğasına hitap eden eşsiz bir tutku…
Deniz Kuvvetleri’nden ayrıldıktan sonra kendi teknemi aldım ve ona Tenace adını verdim. Babamda tutkulu bir pasifistti. Garip. Hala aynı yolda mı yürüyorum acaba… Belki de bunları düşünmek için çok geç artık. Artık babam yanımda değil…

Okumayı öğrendiğim zamanı hatırlayamıyorum ama yedi yaşımdan beri yazdığımı biliyorum. Yazmam gereken bir kitap olduğunda ve onu hazırlarken bile günde iki bin kelimeden fazla yazmadım. Benim de kendime koyduğum sınır buydu. Günde iki bin kelime. Ne eksik ne fazla. İki bin kelime bittiğinde en can alıcı noktada bile olsam kalemi bırakırım. Benim için özgürlük zamanı başlar, kendimi rahatlamış ve hafiflemiş hissederim. Söz konusu yazmak bile olsa rutinle uğraşmak zorunda kaldığımda hoşlandığım şeyler bile üzerimde bir baskı yaratıyor. Ancak düzen dışında özgür olabilirim. Çok nadir aynı gün iki bin kelime yazdıktan sonra devam ettim. Ve eğer devam ediyorsam yine yeni bir iki bin kelime yazmalıydım. Böyle bir durumda ertesi gün kalemi elime bile almazdım.
Ertesi gün aynı heves ve ateşle bıraktığım yerden devam edebilmek, güzel bir heyecanı yarınlara taşıyabilmek, zevkin başucunda beklemeyi öğrenmek için yazmayı kesmeliydim.

Sineklerin Tanrısı’na başlamadan önce detaylı bir plan yapmıştım. Ne yazacağımı, nasıl yazacağımı, hangi düzeni takip edeceğimi, zamanlamayı tek tek düşünmüştüm. Fakat sezgisel bir dürtüyle, belki buna tanrının yardımı demeli, plandan giderek saptım. Sadece aklımda bir fikir vardı ve ertesi gün ne yazacağımı bilmiyordum. Her şeyi akışına bıraktım. Olan oldu. Sineklerin Tanrısı bitti. Yazarken acı çekmiştim doğrusu ve roman bitince en mutlu zamanlarım başlamıştı. Romanın sonunda kararımı vermiştim. Bir daha asla yazmayacaktım.

1954’te kitap yayınlandığında 43 yaşımdaydım. Önceleri Amerika’da sınırlı bir etki yarattı ama bir-iki yıl sonra özellikle üniversitelerde hızla yayılmaya başladı. Bu durum aldığım karardan vazgeçmeme sebep oldu. Yazmaya devam edecektim, hem de her şeyi bırakıp tüm zamanımı bu işe ayırarak.
60’larda Yunanistan ziyaretlerim başladı. Zaten Yunan kültürüne çok düşkündüm, yazar arkadaşım Peter Green’inde Molyvos adasına yerleşmesi benim için güzel bir fırsat yaratmıştı. Bu adada yabancı yazarlar, ressamlar, müzisyenler, heykeltıraşlardan oluşan entelektüel bir hareketlenme vardı. İşin içine Yunan rakısı, şarabı, harika Akdeniz mutfağı ve eşsiz eğlencedeki tavernaları da katılınca Molyvos benim için bir cennetten farksızdı. Euripides’in mezarını bulmaya kalkışacak kadar Yunan kültürüne hayrandım. Atina, Pire yolunda onun mezarını büyük bir hayalperestlikle aradığım zamanlarda oldu.

Yunanistan’da geçirdiğim ilk yaz, ömrün boyunca aradığım neşenin anahtarını cebime koyuvermişti. Tadını keşfettiğim yunan yemekleri, uzo ve şaraplarıyla bu tatili keyif ayini haline getirmiştim.
Öğlen saatlerinde en büyük keyfim boşalttığım şişeleri masamın üzerine itina ile dizerken yazmak, kulağıma çalınan Ege’nin usul rüzgârıyla Beethoven ve Bach’ın müziğini birleştirmekti. Bu festivalin sonsuza kadar sürmesini istiyordum. Artık Kral Fix’ten farklı görünmüyordum. İçkili ziyafetlerin tanrısı Kral Fix’ten…
Severek okuduğum kitapları tekrar okumaya zamanım olacak mı acaba. Bunu bana düşündüren bir yaştayım artık. Homer’in İlyada’sını bir daha okuyacak zamanım olacak mı? Mutlu olduğu anları geri getiremiyorsa insan, içinde olduğu anlarda mutlu olacağı şeyleri yapmalı.
Nobel’i aldığımda 72 yaşındaydım. Çok fazla zamanım kalmadığını da biliyordum artık. On yıl daha yaşamın kokusunu duyabilecek kadar şanslıydım.
Babamın gölgesinden sıyrılalı uzun zaman oldu. Ama bu yaşımda hala yaptıklarımı ona göstermek isterdim.


Yalın İnce

Hiç yorum yok: