13 Ocak 2008 Pazar

Anthony Burgess - Otomatik Portakal

BEN ABSÜRD BİRİYİM

İnce bilekli Elizabeth…
Ne kadar da güzel dans eder ve şarkı söylerdi…
Manchester’lı bir piyanist aklını çeldi. Gündüzleri muhasebecilik, kasiyerlik, tütüncü dükkânı işletmeciliği yapan geceleri ise sessiz filmlere müzik yapan ya da müzik hollerin orkestralarında çalan yakışıklı bir piyanist çeldi aklını.
Babam annemin aklını çeldi.
İçkiye annemden daha sadık kalabilmeyi başaran babam ve sadece babamın anlattığı hikâyelerde gözümde canlandırabildiğim, ben iki yaşındayken İspanyol gribinden kaybettiğim annem böyle tanışmışlar işte.
Bir müzikholde, biri şarkı söyler biri piyano çalarmış.

Annemi anımsayamıyorum, sadece hayal etmeye çalışıyorum. Müziği çok sevdiğini ve çok yetenekli olduğunu anlatıyor babam ve bana şanslı olduğumu söylüyor. Müziğe olan yeteneğim annemin bana bırakabildiği tek mirasmış.
Bazen, babamın bana hikâyeler anlatmaktan başka ne verdiğini düşünüyorum. Annem öldükten kısa bir süre sonra, ben daha ne olup bittiğinin farkında değilken bir bar sahibi kadınla evlenmiş. Kadın sanattan çok parayla ilgilenenlerden. Babam da kolayca çalışabileceğini düşünmüş herhalde.
Çevremi algılayacak yaşa gelince gördüklerim canımı sıkmaya başladı. Mutsuzdum. Yeterince bilendikten sonra terk ettim onları, babamı ve üvey annemi. Umurların damıydı bilmiyorum.
Müzik ve edebiyata sığındım, bir de içkiye sarıldım.
Annem, babam ve karım gibiydiler…

Kendi kendime yaptığım, arada bir cızırtıyla çalışan radyomda Claude Debussy’nin müziğiyle tanıştığımda 12 yaşımdaydım. O gün büyük bir besteci olmaya karar vermiştim. Müziği dinlerken hayatımda ilk kez bu denli derinlere ve kendi içime yöneldiğimi hissettim. Renkleri seçemiyordum, gözlerim kararsızdı ama müzik ismini koyamadığım ama her birinde huzur bulduğum onlarca renk ve duygu içine sürükledi beni.
Bir yandan klasikleri hatmediyor bir yandan da modern müziği inceliyordum.
19 yaşıma geldiğimde, yıl 1936, müzik okumak için Manchester Üniversite’sine gittim ama fizik notlarım kötüymüş, bir renk körü için normal bir sonuç, bu bölüme alınmadım. Bende İngiliz edebiyatı okumaya karar verdim ve bölüme girer girmez okul gazetesinde yazmaya başladım.
Sözcükleri kâğıda dökmek, mürekkep ve kâğıdın sevişmesine hükmetmekten zevk alıyordum. Besteleri ve müziğe de son hız devam ediyordum.
James Joyce gibi olmak istiyordum.
Ona hayrandım.
Sözcük oyunlarına, tenor sesine, müzikal becerilerine özeniyordum.
İyi bir yazar kabul edilebilir bir edebiyat eseri yaratabilmek için müziği bilmeli, bana kalırsa tamamen böyle bu iş.
Tıpkı James Joyce gibi…




Üniversite yıllarında Lynne ile tanıştık. 1942’de ben 25’imdeyken evlendik. 21’indeydi titiz, zeki, sevgi dolu, zarif ve çok güzeldi. Ama her şey er ya da geç etkisini yitiriyor. Bizimkisi erken mi geç mi bilemem ama 17 yıl sonra cinsel hayatımız tamamen bitti.
Ben fazla umursamıyordum ama Lynne işi sadakatsizliğe kadar götürdü. Açık konuşmak gerekirse, eğer fazla içmişsem ve ağzım cin, rom, brendi ve şampanyadan yapış yapış olmuşsa, saatlerce müzik eşliğinde yazarak dolu dolu bir gün geçirmişsem sevişmek harika bir ziyafetin üstüne diş fırçalamaktan farklı değil.

Ama tüm bunlar karıma haksızlık ettiğim anlamına gelmez. 42 yaşındaydım ki sarsıcı bir rahatsızlık geçirdim. Doktorlar ameliyat edilemez bir beyin tümörüne sahip olduğumu ve bir yıldan fazla yaşayamayacağımı söylediler.
Garip bir biçimde, hiç korkuya ya da umutsuzluğa kapılmadım. Aslında değişen bir şey yoktu. Daha ilk nefesimizde hepimiz ölümle doğuyoruz, kanser ya da tümör sadece farkındalığı arttırıyor. Ben de daha güçlü olmalıydım. Öldükten sonra karım Lynne’in rahatça geçinebilmesini istiyordum. Ona bakmalıydım. Her şey üzerime geliyordu ve içimdeki zehirli nefret yanardağı patlamak istiyordu.
Masama oturdum ve 12 ay içerisinde beş buçuk roman yazdım.
Devam eden muayenelerde doktorlar hastalığımın belirtilerinin yok olduğunu söylediler ya da en başta yanlış teşhis koyduklarını itiraf edemediler. Her neyse çok işime geldi aslında bu durum, ölüme bile fırsatçı yaklaşmaktan ve ölümden bile yarar sağlamaktan gurur duyuyorum, yalnız başıma kaldığımda biraz da eğleniyorum doğrusu. Bu hızlı çalışma yazar olarak tanınmamı sağladı ama müzikteki üretkenliğim bir süre azalmıştı.
Bende müzikal unsurları kitaplarımda ön plana çıkarmaya başladım. Yakın arkadaşım ve bilge yönetmen Stanley Kubrick 1962’de yazdığım Otomatik Portakal’ı 8 yıl sonra beyaz perdeye aktarınca hem film hem de roman kısa sürede popüler bir hale geldi. Çoğu sinemacı ve edebiyatçı tarafından tamamen yeni bir tarz olarak yorumlandı. Bana sorarsanız, kitap kendi okuyucusunu bulamadı ve filmde tam olarak anlatmak istediklerime hitap etmedi. Stanley Kubrick kendini her konuda eşsiz bilgiyle donatmış, sinema sanatını bitirmiş biri ama çevresindekileri hiç dinlemiyor ve çok aksi. Eğer bir filmi aktörler olmadan çevirmek mümkün olsaydı o en iyisini yapardı.

Lynne’i 1968’de kaybettim. Aramızdaki fiziksel bağlar çoktan kopmuştu ama ölümü bana çok acı verdi. 2.Dünya Savaşı sırasında saldırıya ve tecavüze uğradı, çocuğunu düşürdü, sonrada kendini içkiye verdi ve sirozdan öldü.
İşte böyle…
Bazı şeyler vardır insanı içmeye zorlar. Cin ve toniğin buluşmasına beste yaptırır, günde 4 paket sigara içirtir. Viski, rom, brendi, şampanyayı kahvaltınız haline getirir.
Bende Lynne’den sonra bunları yaptım ve kendimi tamamen yazmaya verdim. Önüme çıkan İtalyan bir kontesle, Liana’yla evlendim ve Monaco’ya yerleştim.

Jack London gibi günde en az 1000 kelime yazıyordum hafta sonları dahil, 365 gün.
Seksen yüz sigara, bolca içki ve hiç susmayan müzikle devamlı yazdım. Joyce’a hayranlığım hep devam etti.
Lynne’i sevmiştim, Liana’yı sevdim, annemi de çok sevdim. Kadınları sevdim ama erkeklere yani bizlere hayran oldum. Bizim sanatımız tamamen sözcüklere dayanır, kadınlarınkiyse görselliğe ve temasa…


Ben absürd biriyim.
On dil biliyorum, ölümüme az kaldı o yüzden iki tane daha öğrenmeye koyuldum. Biraz daha fazla içmeye ve daha uzun saatler yazmaya başladım.
Öbür tarafı görüyorum ve bana hiç çekici gelmiyor. Her şey nefes alırken anlamlı, cennet ve cehennem bir yazar için büyük bir hiçlik.
Müzik, edebiyat ve içki…
Annem, babam ve karım…
Hep beraber çocuklarımızı büyüttük.
Ben onları terk etmek zorunda kaldım. Hayat sonsuz bir birlikteliğe izin vermiyor maalesef, şimdi hiçlikteyim.
Ama müzik hiç susmaz.
Satırlar hiç kurumaz.


Yalın İnce

Hiç yorum yok: