13 Ocak 2008 Pazar

Julian Barnes - Havalı bir İngiliz

MODERN İNSANIN VAHŞİ DÜNYASI

Kıskançlık bir duygu mu?
İyi bir duygu mu kötü bir duygu mu?
Adına duygu dediğimiz şey insanı insan yapan şey değil mi?
Duyguları iyi ya da kötü diye ayırabilir miyiz?
Erdemli, erdemsiz duygular… İlkel bir duygudur değil mi kıskançlık
İlkel deyince biraz rahatsız oluyoruz, öyle değil mi?
Peki neden?
İlkel, el değmemiş, su katılmamış, bakir anlamına da gelmez mi?
Kıskançlıkta böyle bir duygudur. Engelleyemezsiniz, öylesine gelir.
Sadece ifadesini kısıtlayabilirsiniz. Peki, bu ifadeyi neden ve nasıl kısıtlıyoruz?
Cahil denen insanlar- ki herkes cahildir farklı konularda- kıskançlıklarını açıkça belli etmekten kaçınmazlar. Ama kültürlü denen insanlar bunu açıkça belli etmekten çekinirler. Kıskançlığın ilkel bir duygu olduğuna inananlar bunca birikimden sonra bunu göstermenin zayıflık olduğundan korkarlar.
-Şimdi korkmak mı zayıflık, korkmamak mı?-
Bu sebepten farklı tepkiler verirler, daha soğuk, dolaylı, hesaplanmış. Ama insan gerçekten kıskandıysa, canı yandıysa ve öfke duyduysa bunu er ya da geç bir şekilde ifade eder. Bu ifade dolaylı ve temel konudan çok farklı bir noktada kendini gösterebilir. Karşı taraf ya hiçbir şey anlamaz ve olay sarpa sarar ya da birden bire geri sıçramalar yaparak olayın özüne geri döner ve “ Kıskanacak ne var ki?” sorusunu dünyanın kendini en kolay ele veren farkındalık sorularından biri haline getiriverir. Eğer bir yerde kıskanma lafı geçiyorsa, emin olunmalı ki iki tarafta bunun farkındadır. Sadece önce kimin pes edeceği ve açıkça kendini ifade edeceği sorundur ve asıl insanın ilkelliği budur işte. Kıskançlığını belirtmekten korkar, kıskanılan ise kıskanılacak bir şey yaptığını kabul etmez çünkü bu modern, kültürlü insan portresini bozar. Böylelikle iki insan tutkulu, şehvetli sevişmelerden, ilişkinin sosyal boyutuna atlar- bunun genelde pek farkına varamazsınız- ve kıskançlık tartışması altında, karakter ve gelişmişlik yarışı başlar.
Geçmiş olsun.

Sevgiliniz başka herhangi birini, bir aktörü, bir şarkıcıyı, bir mankeni ya da herhangi bir arkadaşınızı çekici buluyor diyelim ve bunu size söyleyecek kadar dürüst ya da dürüst bir davranış olduğunu düşünecek kadar modern, ya da modernliğin kıskançlığı sınırlayabileceğini düşünecek kadar ilkel… Her neyse diyelim ki bunu size söyledi ve üstüne de beğendiği insanın dudaklarının harika olduğunu ekledi. Yine diyelim ki siz bir tepki vermediniz ama o anda ikisinin öpüşme sahnesini kurgulamaya başladınız, işte o an… Her şey mahvoluyor sanki… Sizin bunu düşünmeniz bir yana onun düşünmüş olduğuna kesin eminsiniz, siz bile düşündükten sonra… Bu sizi öfkelendiriyor ya bastırıyorsunuz ya da gösteriyorsunuz, bu önemli değil. İkisi de işe yaramaz. Risk almalısınız, diyelim ki bahsettiği kişi arkadaşınız, ona belli etmeden bir oyun hazırladığınızı düşünsenize, bayan çekici bulan, bay çekici dudakla öpüşme fırsatını yakalıyor. Riskli değil mi? Ya elinizden giderse… Peki ya gitmezse yani göründüğü kadar lezzetli olmayan pasta tadı varsa bay dudakta ve sevgiliniz sizin gizli egzotik aromalarınızı sürekli tatmaktan bir an sıkıldığı için -rutine bağladığı için- önüne gelen ilk farklı görünüme sadece başka olduğu için farkında olmadan meyil etmişse ve siz risk alıp, tatmasına fırsat tanırsanız… Eğer gerçekten siz daha iyiyseniz, bundan sonra sıkılma olmayacak, aksine artık sizi kaybetmekten öylesine çekinecek ki. Çünkü siz ona affedilmeyeni deneme şansı verdiniz ve o cinsel dürtüleriyle “daha iyi olabilir mi acaba’’ nın peşinden kendini kaybederek gitti ve daha iyi olmadığını görünce, dürtüler birden kayboldu, ışıklar söndü ve ortada tek başına kalakaldı. Nasıl bir saçmalığın içinde olduğunu şiddetle anladı ve sizden elinizi uzatmanızı istemeyecek kadar utanıyor. Ama siz bu halini görmezlikten geliyor ve elinizi uzatıyorsunuz. Artık o tamamen sizin, -tamam o kadar emin değilim- en azından bir süre gözü körü körüne sizi görecek…

Diyelim ki pasta daha lezzetliydi… Kaybedersiniz ve bu sizin oynadığınız bir hamleyle olduğu için canınızı çok yakar ama hijyeniktir, iltihap yapmaz, yara er geç kapanır.

Tüm bu kurmacaya girmek akıl karımı şimdi. Tabi acaba gerçekten gider miydi diye düşünüp durmak, artık her hemcinsine potansiyel bir tehlike olarak bakmak ve her öpüşmenizde bunu düşünmek daha akıllıca. Akıllıca çünkü dünyada herkes bunu yapıyor. Herkes yanılmayacağına göre sanırım ben yanılıyorum… Yani belki.

En kültürlü insanın bile eninde sonunda ilkel duyguların kol gezdiği bir kalp taşıdığı gerçeğini anlatan, kültür ve uygarlık kavramlarının yaratıcısı olmakla övünen insanoğlunun, cinsellik denilen gizemli alan söz konusu olduğunda kültürü tümüyle bir yana bırakıp her seferinde içgüdülerinin karanlık mağarasına döndüğünü söyleyen ‘’Benimle Tanışmadan Önce’’ romanıyla saplantılı bir kıskançlık hikayesi anlatan İngiliz edebiyatının çağdaş yazarlarından Julian Barnes, kıskançlığın vahşi doğasını kültürlü insanların perspektifinden gözlemliyor.

Julian Barnes, ‘’Seni Sevmiyorum’’ ve ‘’Aşk Vesaire’’ romanlarında da kıskançlık kavramını üç arkadaş Stuart, Gillian ve Oliver arasında ki aşk üçgeninden gözler önüne seriyor. Kendi ağızlarından anlattıkları sırlarına doğrudan tanıklık etmemize olanak sağlayan kamera tekniğini kullanıyor. Böylelikle kahramanların iç yaşantılarını, birbirleri hakkındaki hislerini, düşünce ve tasarılarını, özlemlerini paylaşma ve röntgenleme karışımı bir tutumla gözlemlemiş oluyoruz. Yalnızlaşan ve medya kültürüne karşı boyun eğen bir çağın insanlarının yarı hastalıklı keyfi edebiyatta da yer bulmuş oluyor.

Julian Barnes’ in kendi adıyla yazdığı ilk kitabı ‘’Metroland’’ 1980 yılında yayımlandı. Ertesi yıl Maugham Ödülülünü kazandı. Metroland, 68 kuşağından iki genci, Chris ve Toni’ nin gelişim süreçlerini ortaya koyuyor aynı zamanda keskin ironi ve argosuyla dönemin dar kafalılığıyla dalga geçen içerikli bir eleştiri. Metroland, 1998’ de yönetmen Philip Saville tarafından beyaz perdeye aktarıldı.

Çağdaş İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden Julian Barnes 19 Ocak 1949’ da Leicester, İngiltere’ de dünyaya geldi. The Oxford English Dictionary’ de sözlükbilimci olarak çalışan Barnes daha sonraları The New Statesmen ve The SundayTimes’ da gazetecilik yaptı. 1982’ den 1984’ e kadar The Observer’ da da televizyon eleştirmeni olarak çalışan Barnes, Dan Kavanagh takma adıyla polisiye romanlar yazdı. Kendi adıyla 1981’ de yazdığı ‘’Flaubert’ in Papağanı’’ romanıyla tanındı.

Julian Barnes, özgünlüğünü, derinlikli bir insan kavrayışıyla son derece yenilikçi bir estetik kurgu içinde ortaya koyuyor. İronik üslubuyla yaşam denilen gizler harmanının bin bir türlü karmaşalı ayrıntısını, sanatın yarattığı çekim alanının sınırsızlığının ve hakikatler toplamının kendilerini saklayan vakur duruşunu kovalarken gönül yaralarını en acıtıcı noktalarından deşiyor.



Bir nakkaş ayrıntıcılığında dokuduğu toplumsal yaşamı sözcük oyunlarıyla kültürel ve yazınsal göndermelerle dopdolu bir tablo içinde resmediyor.
İronik dokunuşlu roman fikirlerinin rönesans mimarı, bariz bir fransız hayranı, belirsizlik ve beklenti ustası Barnes, gerçeği, geçmişin geri alınamazlığının acısını çekerek arıyor. Aşkın karmaşık doğasını, sadakat ve sadakatsizliğin yer değiştirişlerini saplantılı ve mizahi bir tutkuyla insan kalbine akıtıyor.
Erkek ve kadın arasındaki gizemli karmaşık ilişkiyi huzursuzluk ve acı veren bir ihtirasla sürgüleyerek mahremiyeti arzunun zapt edilmiş hizmetkarına dönüştürüyor.

Taklit edilmesi pek kullanışlı olmayan üslubunun bünyesinde detaylı araştırmaların kalıntılarına rastlamak sıradanlaşıyor. En basit konular hakkında bile öngördüğü narsist duruş, sunduğu ayrıntı duyarlılığını hem etkileyici hem de ürkütücü zenginlikte göz kamaştırıcı bir hüner özgünlüğüne taşıyor.
Julian Barnes’in, ince duyarlılığından ötürü ilk zamanlarda kadın olduğu sanılmış.
Zeka pırıltıları saçan yansıması ve muzip etnolog tavrıyla kozmopolit şehir yaşamını ironik üslubuyla etkileyici bir biçimde yeriyor.
Zengin dilinin her kelimesine sinmiş ince ama keskin mizah, yaptığı göndermelerdeki derin birikimle buluşarak keyifli ve samimi bir anlatıma dönüşüyor.

Julian Barnes, şehir yaşamının hararetli temposunda ruhuna yabancılaşan modern insanın kaybolmuşluğunu dokunaklı bir drama oluşturarak irdeliyor. Bu kaybolmuşluğun içinde kendinden ve tüm tutkularından uzaklaşanların sevgiyi bulduklarında mutluluklarını yine kendi içlerindeki kronik umutsuzlukla nasıl yok ettiklerini anlatıyor. ‘’Seni Sevmiyorum’’ romanındaki üç arkadaş Stuart, Gillian ve Oliver’ ın gözünden dostluğun, sevginin, bağlılığın arasına aşk girdiğinde nasıl boyut değiştirdiğini gözler önüne seriyor.

Küçük yaşta babasının terk ettiği tablo tamircisi güzel Gillian’ ın aşkı olgun ve durgun ama bir o kadar da nazik ve saygılı, güvenilir Stuart’ ta bulduğunu sanması ve Gillian’ın bir süre sonra Stuart’ ın dışa dönük, günlük yaşayan, romantik arkadaşı Oliver’ a ilgi duymaya başlaması…
Oliver’ ın da Gillian’ a karşı gelişen duygularını saklayamayarak Gillian’ la ilişkiye girmesi ve sonuçta Gillian ve Oliver’ ın birlikteliği..
Bu üç arkadaşın iç seslerinden sevgi ve dostluk kavramlarına aşkın karıştığında neler olabileceğini farklı ve sürükleyici bir üslupla dinliyoruz.
Terkedilmiş ve aldatılmış Stuart on yıl sonra ‘’ Aşk Vesaire’’ romanıyla geri dönüyor. Uzaklardayken kazandığı para ve başarının güveniyle yeni bir aile kurmuş ve çocuk sahibi olmuş mutsuz Oliver ve Gillian’ ın hayatına tekrar girişini anlatıyor.

Julian Barnes, Prix Meclicis ödülünü alan ilk İngiliz yazar ayrıca Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi tarafından E.M. Forster ödülünü ve Fransa’ dan da Sanat ve Edebiyat Şövalyesini kazanmış.

Halen kendi adıyla ve Dan Kavanagh takma adıyla kitaplar yazan Julian Barnes, sanatın yaşama en yakın olanı ortaya koymak olduğuna inanıyor. İyi bir iş yapmak için beklerken sakalınızın dizlerinize ineceğini söylüyor ve sürekli üretim taraftarı olduğunu belirtiyor.
İronik, mizahi ve dokunaklı üslubuyla insanların yaşam denilen yolculukta duygular adına göze alabileceklerini ve alamayacaklarını, kadın ve erkeğin bitmeyecek paylaşım ve rekabetini hayata teğet geçen hikayeleriyle anlatıyor.


Yalın İnce

Hiç yorum yok: